--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kul Hakkı: Hafife Alınmayacak Bir Sorumluluk

Süleyman Gülek
Süleyman Gülek
0

İnsan bazen bir başkasının hakkını büyük bir haksızlıkla değil, “önemli bir şey değil” diyerek çiğner. Emanet aldığı eşyayı geciktirir, borcunu ödemeyi savsaklar, iş yerinde başkasının emeğini kendi başarısı gibi anlatır. Bir toplantıda söylenen sözü çarpıtır; bir mesajı, bir fotoğrafı ya da özel bir bilgiyi izinsiz paylaşır. Sonra da “Kimseye zarar vermedim” diye düşünür. Oysa kul hakkı, yalnızca mahkeme kapısına taşınan büyük davaların adı değildir. Bir insanın malına, emeğine, onuruna, güvenine veya meşru biçimde kullanması gereken imkânlara haksızca dokunmak da bu sorumluluğun alanına girer.

Kur’an, bu konuda ölçüyü açık koyar: “Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin...” (Bakara, 2/188). Ayet, haksız kazancı yasaklarken insanın kendi çıkarını haklı göstermek için gücü, makamı ya da hukuki boşlukları kullanmasının da önüne geçer. Bir işin kâğıt üzerinde mümkün görünmesi, onu vicdan ve adalet bakımından doğru kılmaz. 

Hakkı olmayanı almak, bazen bir cüzdanı çalmak kadar görünürdür; bazen de emeği eksik ödemek, sırayı kayırmak ya da ortak imkânı şahsi çıkar için kullanmak kadar sessiz.

Kul hakkı, maddi alanla da sınırlı değildir. Kur’an, Hucurât suresinin 12. ayetinde zanla hareket etmeyi, insanların kusurlarını araştırmayı ve gıybet etmeyi yasaklar. Birinin arkasından konuştuğumuzda onun yanında bulunmayan savunma hakkını da elinden alabiliriz. Hele sözümüz doğrulanmamış bir iddiaya dayanıyorsa, haksızlık daha da büyür. Bugün bu sorumluluk yalnızca yüz yüze konuşmalar için geçerli değil. Sosyal medyada bir kişiyi hedef göstermek, doğruluğunu araştırmadan haber yaymak, özel yazışmaları ifşa etmek de başkasının onuruna ve mahremiyetine zarar verebilir. Bir paylaşımın saniyeler içinde yayılması, verdiği zararı küçültmez; aksine telafiyi güçleştirebilir.


Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ashabına şöyle sormuştur: “Müflis (iflas etmiş kişi) kimdir, bilir misiniz?” Ashâb-ı Kirâm: “Bize göre müflis, parası ve malı kalmayan kimsedir” dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.)  hakiki iflası şöyle beyan buyurdu: “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi dağlar büyüklüğünde amellerle gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını haksız yere yemiş, bunun kanını dökmüş ve diğerini dövmüştür. Bunun üzerine onun hasenâtından (iyilik ve sevaplarından) alınır, hakkına girdiği şu kimselere dağıtılır. Eğer üzerindeki haklar bitmeden önce hasenâtı tükenirse, o hak sahiplerinin günahlarından alınır ve bu adamın sırtına yüklenir. Sonra da yüzüstü cehenneme atılır!”(Müslim, Birr, 59) 

Bu hadis-i şerif; namaz ve oruç gibi ferdî ibadetlerin insanı tek başına kurtarmaya yetmeyeceğini, insan ilişkilerinde adaleti ve hukuku çiğneyen kimselerin ahirette manevi bir sermaye felaketiyle yüzleşeceğini ortaya koyar. Buhârî’de aktarılan bir başka hadiste de Peygamberimiz, kardeşine malı veya herhangi bir kul hakkı ile ilgili bir haksızlık etmiş kişinin, hesap günü gelmeden önce ondan helallik istemesini öğütler. (Buhârî, Mezâlim, 10) Çünkü o gün maddi karşılıkla ödeme imkânı olmayacak; kişinin iyiliklerinden alınarak hak sahibine verilecektir. Bu uyarı, tövbenin yalnızca içten bir pişmanlık cümlesinden ibaret olmadığını hatırlatır. 


Haksızlık bir mal veya alacakla ilgiliyse, imkân ölçüsünde iade etmek ya da borcu ödemek gerekir. Bir insanın onurunu zedelediysek, zararı gidermenin ve uygun biçimde özür dilemenin yolunu aramalıyız. Her olayın şartı aynı değildir; özür dilemek de bazen yeni bir incinmeye yol açabilir. Önemli olan, sorumluluktan kaçmak değil, hak sahibine daha fazla zarar vermeden telafi için samimi çaba göstermektir. Bu sorumluluk, siyasette ve kamu yönetiminde daha geniş bir etki alanına sahiptir. Kur’an, emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesini emreder. (Nisâ, 4/58). Seçilmiş görevler ve kamu makamları kişisel nüfuz aracı değil, toplum adına taşınan bir emanettir. Kamu kaynağını kişisel ya da dar bir çevrenin çıkarına kullanmak, liyakati gözetmeden atama yapmak, hizmet dağıtırken yakınlık ve parti aidiyetini ölçü almak; hakkaniyet duygusunu zedeler ve toplumun ortak hakkını ilgilendirir. Siyasî tartışmada rakibi eleştirmek meşru olabilir; fakat doğrulanmamış suçlamalar yaymak, kişileri hedef göstermek veya bilgiyi bilerek çarpıtmak, kamusal tartışmayı da kul hakkı bakımından sorunlu hâle getirir. Bu örnekler herhangi bir kişi ya da partiye değil, kamu sorumluluğu taşıyan herkes için geçerli ilkelere işaret eder. 

İş yaşamında da hak ihlali kimi zaman açık, kimi zaman alışkanlık hâline gelmiş uygulamaların içinde görünür. Ücretin veya hak edilmiş fazla mesainin ödenmemesi, çalışanın güvenliğini gözetmemek, bir iş arkadaşının fikrini ya da emeğini sahiplenmek, kayırmacılık yapmak ve çalışanı küçük düşürmek yalnızca işyeri huzurunu değil, insanların geçimini ve onurunu da etkiler. Çalışanın da iş saatini ve işverene emanet edilen imkânları dürüstçe kullanma sorumluluğu vardır. Hak gözetmek tek taraflı bir beklenti değil; işveren, yönetici ve çalışan için karşılıklı bir yükümlülüktür. Herkes zaman zaman hata edebilir. Mesele kusursuz olmak değil; haksızlığı fark ettiğimizde onu savunmaya geçmeden kabul edebilmek, telafi etmek ve aynı yanlışı tekrarlamamak için gayret etmektir. 

Süleyman Gülek Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle