İslam’ın temel özü; ameli ahlakla, inancı samimiyetle bütünleştirmek
I. Görünürlüğün Artışı ve Samimiyetin Erimesi
Günümüz toplumunda belki de en çok karşılaştığımız, üzerine en çok kelam edilen ama pratikte eksikliğini en çok hissettiğimiz kavramların başında geliyor “dindarlık”. Sokakta, medyada, siyasette, sosyal medyada ve gündelik yaşamın hemen her alanında dini sembollerin, dini terminolojinin ve “hassasiyet” vurgularının daha önce hiç olmadığı kadar görünür olduğuna şahit oluyoruz. Dini kavramlar günlük dilin merkezine yerleşmiş, iddialar ve söylemler her zamankinden daha yüksek sesle dile getirilir olmuştur.
Ancak bu biçimsel görünürlük ve söylem yoğunluğu arttıkça, zihinlerde ve gönüllerde tek bir soru günden güne derinleşmektedir: Bu kadar çok dini söylemin, bu denli görünür bir ibadet ve sembol bolluğunun olduğu bir vasatta; ahlaki çöküş, toplumsal yozlaşma ve samimiyet erimesi neden bu denli yakıcı bir şekilde hissediliyor?
Dindarlık; kelime anlamı itibarıyla dine bağlılığı, kutsal değerlere hürmeti ve bu değerleri yaşama iradesini ifade eder. Ancak günümüzde dindarlık, ne yazık ki özünden koparılarak şekilsel bir temsile, bir grup kimliğine veya sosyal bir zırha dönüştürülme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dini dili kullanmayı dindar olmanın yegâne ölçütü sayan anlayış, dinin asıl gayesi olan ruhsal temizliği ve toplumsal ahlakı ikincil plana itmektedir. Dinin özü ile biçimi arasındaki bu kopuş, toplumsal vicdanda derin yaralar açmakta ve özellikle genç kuşakların manevi değerlere olan inancını sarsmaktadır.
2. Dinin Özü: Ameli Ahlak ve Hz. Peygamber’in Ölçüsü
İslam’ın temel mantığı ve varlık sebebi; ameli ahlakla, inancı ise derin bir samimiyetle (ihlasla) bütünleştirmektir. Yani Allah rızası ön planda olmalı. Çünkü Allah inancı, ibadetler, insanı kötülükten alıkoyduğu ve ahlaki olarak olgunlaştırdığı ölçüde amacına ulaşır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, Hulk 8) buyruğu, dinin nihai hedefinin vicdanlı, adil, dürüst ve güvenilir bir insan modeli inşa etmek olduğunu ortaya koyar.
Bu ilahi ölçüye göre dindarlık; sadece belirli ritüelleri zamanında yerine getirmekten veya muayyen kalıpları tekrarlamaktan ibaret görülemez. İbadet, ahlakın kaynağı ve besleyicisidir; ahlak ise ibadetin dış dünyadaki meyvesidir. Meyve vermeyen bir ağaç nasıl kurumaya mahkûmsa, ahlaka dönüşmeyen bir dindarlık söylemi de kof kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla dindarlık bir iddiaysa, ahlak ve dürüstlük onun en sarsılmaz, en somut delilidir. Bir insanın ne kadar dindar olduğu, ifade ettiği süslü cümlelerle değil; güç, para, makam ve çıkar ilişkileri karşısında sergilediği tutumla ölçülür.
3. Günümüzdeki Eylem-Söylem Tutarsızlığı ve Güven Krizi
Ne var ki bugün toplumsal gerçekliğimize baktığımızda, dindarlık iddiasını bir kimlik, bir ayrıcalık, hatta ticari ve siyasi hayatta bir kapı açıcı olarak öne çıkaranların önemli bir kısmında ciddi bir “eylem-söylem tutarsızlığı” gözlemliyoruz. Dini söylemleri dilinden düşürmeyen ancak pratikte etik değerleri hiçe sayan profiller, toplumdaki güven duygusunu temelinden sarsmaktadır.
Ticarette helal-haram çizgisini esneten, ölçüde ve tartıda hileye kaçan, kamu hakkına ve kul hakkına riayet etmeyen, liyakat ve adaleti çiğneyip akraba/yandaş kayıran, kendi hatalarını örtmek için yalanı ve iftirayı sıradanlaştıran bir anlayışın; yaptığı tüm bu usulsüzlükleri dini kılıflarla veya kutsal söylemlerle örtmeye çalışması, İslam’a verilebilecek en büyük zarardır. Din, kişisel çıkar ve heveslerin meşrulaştırma aracı haline getirildiğinde, hem kutsalın izzeti zedelenmekte hem de toplumda muazzam bir inanç ve güven krizi doğmaktadır.
Gerçek bir İslami hassasiyet; komşusunun hakkını gözetmeyi, kul hakkından titremeyi, sözüne sadık kalmayı, emanete hıyanet etmemeyi ve her şartta “kendi aleyhine bile olsa” adaletin yanında durmayı gerektirir. Bireysel çıkarın, siyasi çıkarın veya iktisadi rantın başladığı yerde ahlaki prensipler ve İslami ilkeler askıya alınıyorsa, oradaki dindarlık söylemi bir samimiyet göstergesi değil, sadece bir vitrin süsü ve manipülasyon aracıdır.
4. Samimiyet Testi: Vicdanla Yüzleşmek ve Çıkış Yolu
Mesele, dini sembolleri ne kadar yüksek sesle dile getirdiğimiz ya da dini kimliğimizi ne kadar görünür kıldığımız değildir. Mesele, o değerleri hayatımızın kılcal damarlarına, aile ilişkilerimize, iş ahlakımıza, komşuluk bağlarımıza ve kamu ile olan münasebetlerimize ne kadar yedirebildiğimizdir. Eğer bir toplumda kendisini “dindar” olarak tanımlayan veya öyle bilinen kimseler; dürüstlük, sözünün eri olma, adalet, merhamet, kul hakkına hürmet ve alçakgönüllülük konusunda parmakla gösterilemiyorsa, orada çok derin bir samimiyet ve temsil krizi var demektir.
Sonuç olarak; samimiyetin olmadığı yerde dindarlık sadece boş bir iddiadan; ahlakın, adaletin ve dürüstlüğün eşlik etmediği bir din anlayışı ise hayatı dönüştürmeyen biçimsel bir söylemden ibaret kalır. Toplumsal iyileşme, söylemlerimizi büyütmekle değil; ahlakımızı, samimiyetimizi ve eylemlerimizdeki dürüstlüğü büyütmekle mümkün olacaktır.







