Neden Müslüman sinema?
Sinema Batı dünyasında ortaya çıkmış bir “eğlence / entertainment” aracıdır. Tabiî olarak da onu ortaya çıkaran toplumun karakteristik özelliklerini taşır. Modern olsa da o dünyada kadîm kültürel karşılığı da olan bir olgudur. Batılıdır, Batı dünya görüşünün, kültür kodlarının hâkim olduğu bir muhtevaya sahiptir. Bu muhtevayı öteki dünyalara taşıyan ve yaygınlaştıran oldukça etkili bir (soft power) ince güçtür de.
İslâm dünya görüşüne yaslanan Müslümanların sinemayı kurgusu gereği icat etmesi düşünülemezdi. Tıpkı romanın Müslüman toplumlarda icat edilemeyeceği gibi.
Cemil Meriç romanın başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri olduğunu söylerken bize göre çok haklıdır ve meseleyi özünden yakalamış, derinden de ifade etmiştir. Ona göre zavallı bir dünyanın, daha dişi bir manevi iklimin ve daha geveze bir toplumun ürünüdür roman.
Şunları söyler meselâ: “Başka bir tâbirle, bu edebî nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reel ile ideal arasındaki bir nisbetsizliğin çocuğu. İçtimaî bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var?” (Bu Ülke: s.197-198)
Mahremiyeti deşifre ve teşhir etmeye yönelik bir faaliyet alanı Müslümanların ürünü olamazdı zaten.. Merhum Meriç’in roman için yaptığı tesbitler özü itibarıyla sinema için de geçerlidir.
Denizaşırı hâkimiyete sahip Hollywood film endüstrisi acaba dünyaya kültürel olarak neler pazarlamaktadır? Öteki dünyaya neler vermekte ve ondan neler almaktadır?
Öncelikle Batılı hayat tarzını, Batılı endişeleri, Batılı insanın hayattan beklentilerini, onun korkularını, onun psikolojik bunalımlarını, onun karşı cinse duyduğu süflî arzularını, onun bilim kurgu tasarımlarını, dağılmış aile sorunlarını, atomlarına parçalanmış kimliğini..
Bu meyanda seküler Batılı birey ve toplumun ruhunda kanayan derin yaraları serpe serpe şehvetle göstermeyi sanatsal bir başarı olarak kabul eder. Sinema bir gösteri sanatı olduğuna göre bu acıları estetize ederek gösterebildiği oranda sanatın çıtası yükselir.
Diğer taraftan ironik olarak Batının yenilmezliği üzerine de bir mit inşa eder. ABD’nin eşsiz askerî gücü, kimsenin hayâl dahi edemeyeceği gelişkin silahları, uzay teknolojisi, dünyanın herhangi bir bölgesinde yerde hareket eden bir karıncayı bile takip edip yok edebilen sofistike yetenekleri vs..
Doğu’ya oryantalist perspektiften kurmaca bir Doğu anlatmayı da ihmal etmez. Müslümanlara Çinlileri, Hintlileri ve diğerlerini anlatırken Müslümanları da Doğu’nun geri kalanına istediği gibi ötekileştirerek, kutuplaştırarak anlatır. Sunumun bütün Doğu hakkında yaygınlaştırdığı algı, Doğuluların henüz uygar Batılı Beyaz insan seviyesine ulaşamamış zavallı geri varlıklar statüsünde olmaları. Bunları uygarlaştırmak da elbette Batı’nın ahlâkî görevidir..
Batı sineması toplumsal yapısını farklı yönleriyle ve nüansları kaçırmadan fotoğrafını çekip, beyaz perdeye yansıtırken, Doğu’nun ise resmini yapıp, subjektif önyargılarıyla sunmayı tercih eder.
Az da olsa Doğu’ya karşı ötekileştirici tutumunun kritiğini de yapar. Bu da kendi toplumsal kodlarında yaşayan “günah çıkarma” ayininin bir tezahürüdür.
Sinema ürünleri, en masum hâliyle bile değerlerden âzade değildir. Genel olarak seküler, din dışı, kimi yerde din karşıtı bir felsefenin propagandasını yapmakta, kısmen de Hıristiyan değerler temelli bir mesajı hafif veya kesif, direkt yahut dolaylı olarak tüketicilerine sunmaktadır.
Sinemanın bu yapısı, kurgusu ve reel hayattaki işlevine rağmen bugünün dünyasında Müslümanlar film endüstrisinden müstağni kalabilirler mi? Buna olumlu cevap vermek pek mümkün gözükmemektedir. Bugünün dünyasında sinemanın girmediği bir toplumsal yapı kalmadığına göre ya varolana teslim olacaklar, ya da kendi sinemalarını bütün problemlerine rağmen kuracaklardır.


