--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Müslümanlar ‘varoluşsal krizi’ nasıl aşabilirler?

Serdar Demirel
Serdar Demirel

Müslümanların son 200 yıllık tarihinin en yakıcı sorusu; “Ne yapmalıyız?” olmuştur. Bu soru; modernite ile beraber Müslüman dünyanın askerî, bilimsel, eğitim, üretim, vd. alanlarda Batı karşısında gerilemesi, siyasi ve kültürel üstünlüğünü onlara kaptırması sürecine girilmesiyle zarureten sorulmuş bir soruydu. 

Varoluşsal bir cevap arayışıydı aslında. Osmanlı’nın çökertilmesi ve sonrasında yaşananlarla gelinen aşamada cevabı daha da zorlaşmış bir sorudur. Müslümanlar ne yapmalı ki; vahdetini sağlayabilsin, yitirdikleri askerî ve bilimsel üstünlüklerini yeniden kazanabilsin, İslâm medeniyetini yeniden inşa edebilsinler?

Son iki asırdır bu soruya verilmiş farklı cevaplardan bir çırpıda aklıma gelenler şunlardır:

Çözüm gelenektedir, gelenekten kopulduğu için Müslümanlar çözüldü, dağıldı, yenildi; tekrar geleneğe dönülürse eski ihtişamlı günlere yeniden dönebilir, denildi. Buna içe kapanmak da denebilir.

Batı’nın ürettiği bilimi alıp ahlâkını ve kültürünü dışarıda bırakmak gerekir. Bilim evrenseldir, dolayısıyla evrensel olana ulaşmadan devletler muvazenesinde Müslümanlar yerlerini alamaz, denildi. Bilimin önemini anlama ama onun ürettiği ceberut kültürü görememe hâli.

Mesele iman meselesidir, iman kurtulmadan hiçbir şey kurtulamaz. İman, kelamî argümanlar yerine bilimsel hakikatleri de içine alan yeni bir uslûpla insanlara sunulursa kurtuluşa giden yolun kapısı aralanacaktır, denildi.  

Müslümanlar Kur’an ve Sünnet’ten koptu, hurafelere bulaştı, özden uzaklaştı. Bu iki temel kaynağa ve selefi salihine dönülürse dine musallat olan hurafelerden arınıp kurtuluşa erebilirler, denildi. Tarihsel süreklilik ıskalandı.

Sorun; nassları okumadaki yöntem / metod sorunudur, yeni ve fakat rasyonel, evrensel değerlerle, bilimsel hakikatlerle buluşan alternatif yöntemler geliştirilirse kriz aşılabilir, denildi. Önerdikleri yöntemler sekülerleşme sürecini hızlandırdı.

Krizin kaynağı Kur’an’la beraber edinilen başka bilgi kaynaklarıdır. Kur’an haricindeki bilgi kaynakları terk edilir, yalnızca Kur’an’a dönülürse, Ümmet’in birlik ve beraberliği sağlanır, denildi. Mealciliği ürettiler.

Müslümanlar ruhlarını kaybetti, dünyevîleşti. Din ideolojileşti. Tasavvufa dönmeden kurtuluşun imkânı yoktur, denildi. Hangi tasavvuf sorusu hâlâ cevabını arıyor.

Kurtuluş cihatla olur. Müslümanlar silahlanmalı, ülkelerini harici ve dahili düşmanlardan temizleyerek Şeriat yönetimine geçmelidir, denildi. Ârızi olan cihat hükmü asıl olana takdim edildi, ideolojileştirildi.

İslâm’ı bünyesinde canlı yaşayan fert, aile ve toplum inşa etmek evvelemirde yapılması gerekendir, denildi.  

Geri kalınılmasının sebebi, bilim ve değer üretememekten dolayıdır. Batı’nın ürettiği seküler paradigmaya dayalı bilim, bu bilimin örgütlediği hayat tarzı yıkıcı olmuştur. Bu bilim bütün dünyayı kuşatmış dominant karakterli bir bilimdir. İnkâr edilemez, teslim de olunamaz. Bu durumdan kurtulmanın yolu, bu bilgiyi İslâmîleştirmekten geçer, denildi. 

Maksat; “İslâm bilgi sistemini yeniden kurmak ve Batı dünyasının ürettiği bilgiyi bu sistem içinde analiz etmek, uyuşan sonuçları adapte etmek, uyuşmayanları dışarıda bırakmak ve sonrasında elde edilen hâsılayı İslâm epistemolojisi imkânlarıyla yeniden üretmek”ti. Küçük bir azınlık hâriç Müslümanların geneli bu projeden haberdar bile olmadı.

Müslümanların usûlî geleneği statik değil dinamiktir, gelişime açıktır. Küçük risalelerle ortaya çıkan usûl disiplinleri zamanla cilt kitaplara sığmaz olmuşsa bu karakterinden dolayıdır. Sorun, bu usûlde değil, bu usûlün işletilmemesindedir. Bu usûlü ehli tarafından yerinde / mahallinde işletecek kadrolara ihtiyaç vardır. 

Ortaya atılan yukarıdaki çözüm yollarının çoğunluğu hakikatin birer parçasını oluşturur. Ama varoluşsal krizin aşılmadığı, maalesef derinleştiğini de söylemek mümkündür. Bu soruya cevap vermek üzere kendini mesul hisseden her insan bilgi birikimine, derinliğine, meşrebine, meseleye nüfuz kabiliyetine, ufkunun yettiği kadarıyla cevap vermeye çalışmıştır ve çalışmalıdır. 

 

Serdar Demirel Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle