Muhafazakâr sekülerlik
‘Bugün Müslümanların temel sorunu nedir?’ dense, farklı perspektiflerden onlarca cevap verilebilir:
Müslüman dünyayı esir alan diktatörler. İsrail ve dünya siyonizmi. Küresel sömürgeci güçler. Müslümanların paramparça olmuş hâli. DAEŞ gibi şiddeti kutsayan yapılar. İran’ın ulusal çıkarları için mezhebi silaha çeviren siyaseti. Cehalet. Taassub. Fakirlik. İslâmofobia...
Kuşkusuz başka cevaplar da verilebilir. Bu sayılanların her biri sadece hakikatin bir parçasını teşkil eder. Benim kanaatime göre ise, bunlardan daha tehlikeli olanı; Müslümanların hızlı dünyevîleşmeleri / sekülerleşmeleridir. Müslümanlar sekülerleştikçe yukarıda zikredilen kriz alanları da derinleşmektedir.
Müslümanların sekülerleşmesinden dini dışlayan Fransız türü katı laikliği kastetmiyorum. Kendisini anglo-sakson tarzı laiklik içinde konuşlandırabilecek bir tür muhafazakâr seküler durumdan bahsediyorum.
Daha önce de yazmıştım; sekülerizm latince bir kelime olan “seaculum” kelimesinden türetilmiş bir kavramdır. Seaculum, mana itibarıyla “yaşanan zaman dilimi” ve “bu dünya” anlamına gelir. Konsept olarak da varoluşu; burada (yani bu dünyada) ve şimdi (yani yaşanan zaman diliminde) anlamlandırmayı esas alır.
Türkiye’de laiklik dendiğinde, dinlerin vurgu yaptığı “ezeliyet”i kat’î olarak dışlayan sert ideolojik devlet yapısı ve taraftarları akla gelir. Oysa şimdilerde “seaculum” kelimesinin anlamına uygun yeni tür bir sekülerlik yaygınlaşıyor, hem de katı laik uygulamaların mağduru olmuş kesimler arasında; muhafazakâr sekülerlik.
Muhafazakâr sekülerlik dine saygı gösterir ve hatta dinî birçok sahada görünür de kılar. Ancak dinle dünya işlerini de flu tonlarda ayrıştırır. Hızla dünyevîleşmenin getirdiği bir aşamadır bu. Bu durum muhafazakâr kesimin algı dünyasının profanlaşmasının ürünüdür. Kutsaldan bağımsız faaliyet gösteren akıl zaten seküler akıldır. Max Weber’in modern kapitalizmin zihniyet alanında yaşanan değişmelerin sonucu olduğu tesbitini hatırlatmak isterim.
İslâm elbette dünyayı çirkin görmez ve dünyalıkları reddetmez. İslâm’ın reddettiği, dünyayı yani geçici olanı kalıcı olana tercih etme, hayattaki öncelikleri buna göre oluşturma yanılgısıdır.
“İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.” (Bakara: 200)
Oysa Kur’an bize şunu öğütler:
“Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah’ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara: 201-202)
Kur’an’ın işaretlediği bu kurtuluş yolu, sonsuz hayatı geçici dünya hayatına takdim etmeyi, hayatı bu hiyararşiye göre tanzim etmeyi gerektirir.
“Allah’ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu ara; ama dünyadan da nasibini unutma” (Kasas: 77)
Oysa seküler muhafazakârlık dine teslim olmaktan çok dini kendi siyasi, ticarî ve kültürel tercihlerine göre yorumlayarak benimser. Maksimum ölçülerde dünyaya sahip olmak ister. Ahirete inandığını söylese de ölüm ona çok korkunç gelir.
Allah Resûlü (sas) bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler”. Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Rasûlallah, o gün sayımız çok mu az olacak? Allah Resûlü (sas): “Hayır” der. “Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz -çokluğunuz- bir akıntıya taşınan çörçöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de ‘vehn’ verecek..”
Bunun üzerine sahabiler, tekrar sorarlar: “Vehn nedir Ya Resûlullah” O da buyurur ki: “Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.” (Ebû Davut: 4/111, hn. 4297; Müsnedi Ahmed: 5/278, hn. 22450)
Bu hadisin haber verdiği muhataralı durum tam da bugünü anlatıyor. Müslümanlar sekülerleştikçe yukarıda zikredilen krizlere yaklaşım tarzları da, ileriye sürdükleri çözüm yolları da sekülerleşiyor. Konformist zihinler ilkesel değil pragmatist, palyatif ve sömürgeci reçeteler öne sürmeye başlıyorlar. Bu da yaşanan krizleri daha da derinleştirmektedir.


