Medreseler gerçeği 3
‘Medreseler gerçeği’ başlıklı yazı dizisini bugün bitireceğim. İlk yazıda; “Medrese geleneğimizi yeniden ihya etme faaliyetleri heyecanla devam ediyor. Ancak bu arada çok da faydalı görmediğim bir tartışma da yaşanıyor. Medrese ve İmam Hatip Liseleri’ni yahut medrese ve İlahiyat fakültelerini karşı karşıya getiren bir tartışma bu. Kimileri bunlardan birini tercih etmemiz gerekiyormuş gibi anlıyor meseleyi.” demiştim.
İmam Hatipler medreselerin, medreseler ilahiyat fakültelerinin yerini dolduramaz. Zira bunlar formatı, vizyonu ve misyonu farklı kurumlardır.
Bu kurumlar kök değerlere bağlı bir nesil yetiştiriyor, toplumda bu değerler ekseninde bir duyarlılık meydana getiriyorlarsa büyük bir boşluğu dolduruyorlar demektir. Bırakın bunlardan birisini diğerine tercih etmeyi, bunların sayısı çoğaltılmalı, bunlara destek olacak farklı kurumlar da inşa edilmelidir. İslâmî hassasiyeti inşa eden kurumlar hayırda yarışırlarsa ortaya çıkacak sinerji bereket kaynağı olur.
İmam Hatipler’e çocuklarını gönderenler genelde onların İslâmî ilimlerde âlim olmasını istemiyorlar. Dinini bilen ve yaşayan doktorlar, mühendisler, sosyologlar vs. istiyorlar. Toplumun da buna olan ihtiyacı kat’îdir, tartışılamaz. Bu sebeple bu kurumlara kuruluş vizyonuna aykırı misyonlar yüklemek ve formatına aykırı bir beklenti içinde bulunmak çok da doğru olmasa gerek. Bu kurumlar aynı zamanda ilahiyat fakültelerinin insan kaynağıdır.
Tarihsel ideolojik angajmanları bir tarafa bırakarak bugünkü realiteler içinden İlahiyat fakültelerini ele almak gerekir. Bu kurumlar çağın sorunlarını bilen, meydan okumalarına karşı donanımlı, kültürlü ve alanında uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.
İlahiyat fakültelerinin bu misyonu hakkıyla yerine getirdiğini kimse iddia ediyor değil. Kendi içinde de farklılık arzeden bir yapıdan bahsediyoruz. Düne göre daha iyiye gittiğini söyleyebiliriz. Doğrudur, misyonu ve formatı ulemâ yetiştirmeye ayarlı değildir, ancak bu hiç yetiştiremez manasına da gelmez.
İmam Hatip ve ilahiyat fakültelerinin bana göre en önemli misyonu; özüne sekülerizm mündemiç modern bilgi birikimiyle yüzleşmek olmalıdır. Yeni bir epistemolojinin inşası için bu elzemdir. Bu yapılmazsa Batı’nın ürettiği bilginin tüketicisi olmaktan öteye geçilemez. Bu kurumların müfredatı bu perspektiften tekrar dizayn edilmelidir.
Medreselere gelince. Medreseler gerçeğini son iki yazıda Pakistan medreseleri üzerinden anlatmaya çalıştık. Zira bu medreseler dünyada varolanlar arasında standartları yüksek olanlardır. Buralarda yetişen Takyiddin el-Osmânî gibi büyük âlimler de mevcuttur. Buralarla ilgili söylediklerimiz diğer medreseler için hayli hayli geçerlidir.
Soru şudur: Bugün Pakistan’da 12 bin civarında hizmet veren medrese ve buralarda ilim öğrenen 1.5 ile 2 milyon arasında talebe mevcuttur. 90’ların başında bu kurumlarda 1 milyon civarında talebe vardı. Mezun sayısı ve talebe sayısı her geçen gün artmaktadır.
Peki, bunlar arasından sadra şifa kaç ideal âlim yetişmektedir? Bu kadar medrese talebesinin yetiştiği bir toplumda İslâmlaşma neden gerektiği seviyede değildir? Neden döneminde çağının ilimlerine vakıf Gazaliler, Raziler yetişmiyor? Neden Pakistan yolsuzlukla mücadelede ülkeler sıralamasında en son sıralarda yer almaktadır? Demek ki bu medreseler bekleneni tam olarak gerçekleştiremiyorlar.
İmam Hatipler, ilahiyat fakülteleri ve medreselere sahip çıkılmalı, zamanın ruhuna ve ihtiyaçlarına uygun ıslah edilmelidir. Bu kurumlar, “nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?” sorusuna cevap verecek nitelikte yapılandırılmalıdır. Birinin bıraktığı boşluğu diğeri tamamlamalıdır. Aksi takdirde gereksiz bir böbürlenme yarışı içine girilmiş olacaktır.
Bugünün vakası, hayatın ve ona dair ilmin çok fazla detaya inmiş olmasıdır. Bu detayları bir kişinin kuşatması mümkün değildir. Dolayısıyla çağ, tahassus çağıdır. Medreselerin de bu meseleyi gündemine alması gerekmektedir.


