İran’ın Şiîleştirme politikası
İran İslâm Devleti, Müslüman dünyada artık İran Şiî Devleti olarak anılıyor. İslâm’ın önceliklerinden ziyade mezhebin önceliklerine göre hareket etmesinden, ulusal çıkarlarını her şeyin üstünde tutmasından dolayı haklı bir isimlendirmedir bu.
İran’da devrim kadroları devlet erkini ele geçirdiğinde devletin imkânlarını kullanarak İslâm’ı bünyesinde canlı yaşayan yeni bir nesil inşa edeceklerini vaad etmişti. Şiîlik perspektifinden dahi olsa böylesi bir neslin 37 yıl geçmesine rağmen yetişmediği âşikârdır.
Aksine devrim sonrası İran’da ateistlerin oranı arttı, dinini değiştirenler var, seküler hayatı seçenler çoğunlukta.. İran’a ilk kez gidenlerin en fazla şaşırdığı husus, bekledikleri düzeyde dindar bir toplumla karşılaşmamaları.
Evet, toplum içerisinde Şiîliğe derinden inanan, rehbere ve devrime sıkı sıkıya bağlı ve devrimi taşıyan bir kesim var. Ancak aynı zamanda devlet imkânlarını kullanan bu kesim toplumun çoğunluğunu teşkil etmiyor.
Bölgenin güçlü ülkesi İran bütün ihtişamına rağmen kendi içinde mezhep ve etnik yapısı itibarıyla da kırılgan bir yapıya sahiptir. Kürtler, Azeriler, Beluciler, Araplar, Türkmenler ve ana yapı Farisiler.. Bunların her birisinin yaşadığı coğrafya sınırının ötesinde ırktaşları vardır.
Sünnî Kürtler; Türkiye ve Irak Kürtlerindan sadece sınırlarla ayrılmışlardır. Azeriler, Azerbaycan’dan ve Türkiye’den ne kadar ayrıdırlar? Sünni Beluciler; Pakistan ve Afganistan’da yaşayan ırktaşlarından ayrı ele alınabilirler mi? Sünnî Türkmenler de Türkmenistan’dan..
İran halkının çoğunluğunun sanıldığı gibi dindar olmadığını yukarıda ifade etmiştik. Bu sosyolojinin varlığı başka bir kırılgan noktayı da gösterir; o da Şiîliğin İran’da halk tabanında zayıfladığı gerçeğini...
Ortada ilginç bir denklem var; devlet kademelerinde, askeri bürokraside dindarlık güçlü bir yapı iken toplumsal tabanda ise zayıftır. Merkeze doğru gidildiğinde İran dindarlaşmakta, çevreye doğru hareket edildiğinde ise dindarlık zayıflamaktadır..
İran, içerideki bu zaafı İran dışındaki toplumlarda Şiîliği yayarak dengelemektedir. Bu durum Hıristiyanlığın zayıfladığı Batı Avrupa ülkelerinin durumuna benzemektedir. Batı Avrupa’yı gezip görenler oralarda Hıristiyanlığın silik bir güç olduğunu bilirler. İnsanların çoğunluğu ya ateisttir ya da deist. Kilise’nin dinine inanmazlar. Sözün özü biz onları dışarıdan Hıristiyan toplum olarak tanımlasak da içeriden bakanlar öyle görmezler.
Meselâ Hıristiyanlıkta Pazar günü Kilise’ye gitmek bizde Cuma namazına gitmek gibidir. İstanbul’da Cuma günü camiler dolup taşar. İnsanlar çok sıcak ve soğuk günlerde bile kalabalıktan dolayı sokaklarda namazlarını ifa etmek zorunda kalırlar.
Oysa Batı Avrupa’da kiliseler insan toplayamadığı için bir bir kapanıyor. Peki, bu Hıristiyanlığın öldüğü manasına gelir mi? Elbette hayır. Kiliseler öğretilerini siyah Afrika’da, Uzakdoğu’da ve diğer coğrafyalarda halkları Hıristiyanlaştırarak güçlerini korumaktadırlar. Hıristiyanlaşan toplumlar ise Batı’nın içeride nüfuz ajanlarına dönüşmektedirler.
İran da aynı stratejiyi izleyerek Şiîliği daha önceden girmediği coğrafyalarda farklı kanallarla yaymaktadır. Projektörü Nijerya’ya biraz tutun, bunu göreceksiniz.
Meselâ projektörü Malezya, Endonezya, Güney Filipin, Güney Tayland, Singapur ve Bruney’den oluşan Malay dünyasına tutun oralarda da Şiîleştirme faaliyetlerini göreceksiniz.
Tarihsel olarak Müslüman Malay takımadalarında İslâm yapısı üç sac ayağı üzerine kurulmuştu; akidede Eş’arî, fıkıhta Şafiî ve sulûkta da Nakşibendi.
Bu ülkeler Müslüman coğrafyanın periferisinde olduklarından Ortadoğu’nun çok mezhepli yapısından yüzyıllarca etkilenmemiş ancak İran devrimi sonrası buralara yapılan misyonerlik faaliyetleri sonucu toplumun bazı kesimleri Şiîleşmeye başlamıştır.
İran içinde halkı dindarlıktan soğutanlar Şiîliği Sünniliğin yaşam alanlarında yaymakta ve devşirdikleri insanları kendi ülkelerine karşı nüfuz casusu olarak kullanmaktadır. Kritik soru şudur; böylesi bir durumu hangi devlet kabul eder?
Bu soruyu; Tahran milletvekili Ali Zakanni’nin 2014 Kasım’ında söylediği, “Arap dünyasında dört başkent Tahran’ın elinde: Beyrut, Sana, Bağdat ve Şam” sözle beraber ele alın. Yani tarihsel olarak Sünnî olan Osmanlı başkentleri.. Bir de Yemen’de Zeydiye fırkasının Carudiye koluna müntesip Husilerin Şiîleşmesi gerçeğiyle..


