İran’a küresel sisteme giriş izni
İran 5+1 ülkeleriyle (BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin ile Almanya) yürütülen nükleer müzakerelerde uzlaşmaya vardı. Varılan uzlaşmanın görünür kısmında İran’ın nükleer silah geliştirmesi engellenecek, buna mukabil Batı da İran’a uyguladığı ambargoyu kademili olarak kaldıracak.
Geçen üç yılda uygulanan ambargo yüzünden İran’ın 200 milyar dolar civarında kaybı olduğu düşünülürse bu elbette önemli. Müzakereleri yürüten İran heyeti Tahran’da özellikle de ıslahatçı kesim tarafından kahramanlar gibi karşılandı.
Muhafazakâr kesim ise olaya teenni ile yaklaşıyor. Kendilerini bildi bileli “Büyük Şeytan” dedikleri ABD ile anlaşma yapmayı sindirmek biraz zaman alacak. Bütün olanların arkasında İran’ın tartışmasız muktedir lideri Ayetullah Hamaney’in olması onların itirazlarını önemsiz kılacaktır. Ruhani’ye de geçit verip destekleyen o olduğuna göre muhafazakârlara da itat etmekten başka bir şey düşmeyecektir.
Kapalı kapılar ardında diplomasinin kamuya görünen nazik yüzünün aksine çok katı pazarlıkların yapıldığı biliniyor. Taraflar kozlarını karşı tarafı ikna edecek bir muhtevada masaya yatırdılar. Tevrat’ta geçen sopa ve havuç politikası, yani tehdit ve ödül parantezleri arasında gidip gelen uzun soluklu bir müzakereden sonra uzlaşma sağlandı. Esas alınan kazan kazan (Win Win) yaklaşımı oldu.
İki taraf da bundan ileriki yıllarda Şah dönemi iyi ilişkilerine yeni realiteler çerçevesinde geri dönmeyi umuyor. Tabii bunlar olurken Körfezin petro-dolar şeyhlerinin de paçaları tutuşmuş durumda. Çünkü kazan kazan anlaşmasının mutlaka kaybedenleri de olacaktır. ABD de bunu bildiği için resmi ağızlardan bu uzlaşmanın sadece nükleer kapsamlı bir anlaşma olduğunu açıkladı.
Peki İran’ı düşman belleyen ABD için ne değişti? Ya ABD’ye “Büşük Şeytan” diyen İran için ne değişti de bu uzlaşma mümkün oldu?
ABD’nin liderliğini yaptığı Batı’nın Ortadoğu’da üç kırmızı çizgisi vardır ve bunu dünya dengeleri değişmedikçe tartışmaya dahi açmaz. Bunlar; (1) İsrail’in bölgede güvenliğinin sağlanması, (2) Batı’nın bağımlı olduğu, büyük kazançlar sağladığı petrol ve gazın paylaşımının eskisi gibi devam etmesi ve enerji transfer yollarının güvenliğinin garanti altında olması, (3) Ortadoğu’da Batı çıkarlarını tehlikeye sokacak istikrarlı bir model yapılanmanın oluşmaması.
ABD’nin hâlihazırdaki konjonktürde bu üç kırmızı çizgiden birisinden vazgeçtiğini söylemek mümkün değildir. Zaten kimse de böyle bir iddiayı seslendirmiyor. O zaman İran’ın kapalı kapılar ardında İsrail’in güvenliği hususunda Batılı güçlere garanti verdiğini söylemek abartılı bir yaklaşım olmasa gerek. Her ne kadar İsrail bu garantiyi yeterli görmese de gözüken o ki 5+1 ülkeleri şimdilik ikna olmuşa benziyorlar.
Diğer iki kırmızı çizgiye gelince. Enerji yolları şimdilik emniyette. ABD’nin Irak’ta İran’la beraber hareket etmesi bunu anlatır zaten. Ortadoğu’da istikrarlı yeni bir modelin oluşmasına da ABD ve İran beraber izin vermediler. İhvan hareketine geçit verilmemesi ve genel manada Arap Baharı’nın kışa çevrilme süreci malumdur. Ayrıca Yeni Osmanlıcılık diye etiketledikleri Yeni Türkiye karşısında da birçok noktada beraber hareket etmekteler.
İran ulus-devlet pragmatizminin refleksleriyle hareket ederek küresel sisteme dahil olmayı tercih etti. İran Cumhurbaşkanı Ruhani de son cuma günü dünya televizyonlarının canlı yayınladığı konuşmasında bu uzlaşmayı zafer olarak sundu. İran çok rahatlamış durumda. Bölgede bundan sonra çok daha rahat davranacaktır. Yeni bir İran’dan söz edebiliriz artık.
İran’ın bölgede hızla nüfuzunu artırması ve bazı askerî operasyonların ona ihale edilmesi şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Belki de Araplarla ve Türkiye’yle daha direkt karşı karşıya gelmesinin önününü açıyor, teşvik ediyorlar.
Ancak Yemen’de yaşananlardan yola çıkarak söyleyelim; İran bu gidişatı yanlış okursa, İran’la Körfez ülkeleri arasında direkt bir savaş kaçınılmaz olacaktır. İran-Irak savaşında Saddam Ümmetçe mahkûm edilen saldırgandı. Bu sefer mahkûm edilecek olan İran olacaktır.


