İhya ve silah yöntemleri arasında
Osmanlı Devleti modernite ve fiili kuşatmalar karşısında gerileyince devlet ricâli ve münevverlerin önemli kısmı, alimler hem devleti hem de dağılan Ümmeti tekrardan eski ihtişamlı günlere kavuşturmak üzere İttihad-ı İslâm’a çağırdı.
Bunu da dini literatürde ve ilim geleneğinde önemli yeri olan ıslah, ihya ve tecdit mekanizmalarını işlevselleştirerek bireyi, toplumu ve devleti değerler ekseninde yeniden inşa ederek başarmayı öngörmüşlerdi.
Meydan okumalar çok şiddetli ve acımasızdı. Maalesef çöküş önlenemedi. Böylece sadece Müslümanlar değil, bütün dünya kaybetti. Uzun bir fetret devrine girildi. Ağır bedeller ödendi. Hikâyenin serancamı malum...
Ama Müslümanlar teslim olmadı, olamazlardı. Hem İslâm buna müsade etmiyordu hem de medeniyet olarak var olmanın başka bir imkânı yoktu..
Merhum milli şairimiz Akif’in formüle ettiği gibi, Kur’an’dan alınan ilhamla İslâm asrın idrakine söyletilecekti. Ümmet’e düçar olan krizlerden kurtulmanın yegâne yolu İslâm’ı bünyesinde canlı yaşayan bir toplum inşa etmekti.
Bu mücadele ilk dönemde daha çok yerel dinamikler ve yerel kadrolar aracılığıyla yürütüldü. Ancak 1960’lı yıllar ve sonrası çeviri faaliyetleri başladı. Müslüman dünyadaki İslâmî mücadele birikimi, bu meyanda üretilmiş literatür Türkçe’ye kazandırılmaya başlandı.
Türkiyeli Müslümanlar, Mısır, Pakistan, Hint, Tunus ve Cezayir’den Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Yusuf Karadavî, Mevdudi, Hasan en-Nedevî, Malik b. Nebi, Raşid el-Gannuşi gibi âlim ve mütefekkirlerin eserleriyle tanıştı. Bu müsbet girdinin de etkisiyle hem daha Ümmetçi bir çizgiye evrildi İslâmi uyanış hem de entelektüel ve ilmî derinlik kazanmaya başladı.
Bir diğer önemli ilham kaynağı da İran oldu. Bizzat 1979 İran İslâm Devrimi’nin kendisi önemli bir motivasyon kaynağı oldu. İslâmî devletin modern dönemde de mümkün olduğunu gösterme açısından önemliydi çünkü. Ancak hamasetle umut bağlanan İran tecrübesi sonradan büyük hayâl kırıklığı yaşatacaktı. Bu da daha geniş ele alınması gereken bahsi diğer bir konu.
Türkiyeli Müslümanlar başta Ali Şeriati, Ayetullah Humeyni, Cevad Bahoner, Beheşti, Mutahhari, Ayetullah Telegani gibi önemli Şiî aydın ve âlimlerin eserlerinin tercümeleriyle tanıştı.
Sünni dünyadan yapılan çeviriler İslâmî hareketi olumlu etkilerken Şiî dünyadan yapılan çevriler ise kimi olumlu etkiler bırakmakla beraber daha fazla olumsuz etkiledi. Hem tercüme edilen yorumların doku uyuşmazlığı, hem de İran’ın devşirdiği kişi ve gruplar üzerinden Türk toplumunu ve siyaseti etkileyecek lobi grupları oluşturması sebebiyle bu böyledir. Bugün geriye dönüp baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliyoruz.
Ancak Sünni dünyadan yapılan çevirilerin de hiç selbî etkisi olmadı denemez. Kanaatime göre kısmî selbî etkinin asıl sebebi ise okunan tercüme kitapların nasıl anlaşılması gerektiğine indî duygusal atmosfer ve konjonktürden bakan ağabeylerin yön vermesiydi.
Bu dönemin ana akım karakteristiği vatan toprakları hârici işgale uğramadıkça silahlı mücadeleyi dışlamak, ıslah ve ihyayı esas almamaktı. Silaha müracaat eden yapılar genel kabul görmemiş, marjinallikten kurtulamamışlardı.
11 Eylül olayları sonrası ise yepyeni bir döneme girildi. ABD ve şürekası aslında bu olaydan önce yeni dönemin düşmanı olarak İslâmî hareketleri seçmişti. 11 Eylül onlara planladıklarını fiiliyata geçirme imkânı verdi.
El Kâide liderleri de - bu tesbit tamamen onların kendi ifadelerine dayanmaktadır - 11 Eylül eylemini planlayarak ABD ve şürekasını Müslüman coğrafyaya askerî olarak çekip, hesaplaşmayı tercih ettiler. Bunu da diğer İslâmî hareketlere rağmen örgütlediler, onlar da istediklerini aldılar.
Ancak El Kâide’nin ABD ile fiili hesaplaşma ve böylece Müslümanları kendi liderliklerinde bir araya getirme planları tutmadı, süreç IŞİD’i doğurdu.


