Hz. Peygamber’in rehberliğinde birlikte yaşama ahlâkı
Diyanet İşleri Başkanlığı, bu yıl Kutlu Doğum haftasının konusunu; ‘Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlâkı’ olarak belirledi. Medeniyetler çatışması ve medeniyet içi çatışma teori ve pratiklerinin yakıcı ve yıkıcı bir gerçekliğimiz olduğunu düşünürsek, bu temanın öne çıkartılması yerinde olmuştur.
Medeniyetler çatışması İslâm ve Batı arasında; medeniyet içi çatışma da İslâm içi mezhepler arasında çatışmayı birincisiyle elde edilemeyen sonuçları elde etmek üzere tezgahlanmış bir kumpastır. Amaç Müslümanların değerler merkezli, onurluca, kardeşçe bir arada yaşayabilecekleri kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmelerinin önüne geçmektir.
Bu sebeple meselenin ciddiyetinin farkında olmak, kurulan tuzaklara Efendimiz’in örnekliği üzerinden dikkat çekmek ve bir yol haritası sunmak önemlidir.
Müslümanlarla diğer din müntesipleri, aynı din ama ayrı mezhep ve meşrep insanları arasında ortak yaşama ahlâk ve kültürünün, bu kültürün üzerine inşa edilmesi gereken prensiplerin neler olması gerektiğini bağlayıcı dinî otorite olarak Efendimiz’den (sas) almak gerekir. Konu bir köşe yazısının sınırları içinde ele alınamayacak kadar geniş ve ilmîdir. Ancak bazı başlıkları, bir şeyin tümü elde edilemiyorsa tamamı da terk edilmez prensibiyle hatırlatalım.
Hz. Peygamber’in (sas) Mekke’de tebliğcisi olduğu din; “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafirun: 109/1-6) ve “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur” (Bakara: 2/256) gibi iki temel prensip etrafında beraber yaşamaya çağırıyordu.Bu evrensel prensipler bugün de Müslümanlara ve diğerlerine yol göstermektedir.
Bu prensiplerin ilki; dini özgürce tebliğ edebilmek ve ifade hürriyetinin önündeki engelleri kaldırmakla, ikincisi de; toplumsal statüsüne, rengine, cinsiyetine ve diline bakılmaksızın insanların inanç özgürlüğüne sahip olmalarını sağlamakla alakalıydı. Her insan hür iradesiyle doğruluğuna kanaat getirdiği dünya görüşünü seçebilmeli ve inandığı esaslara göre yaşayabilmeliydi.
Bu ilkeler Efendimiz’in (sas) davetinin tüm merhalelerine teşmil edilebilir. Bunu Mekke ve Medine dönemlerini birbirinden kopuk olarak değil, birbirini tamamlayan bir muhtevayla ele aldığımızda görebiliriz.
O’nun Mekke’de uyguladığı ve çağırdığı makam sabır ve barış içinde birlikte yaşama; Habeş modeli makamı vefâ ve işbirliği; erken Medine modelinin makamı dışa açılma, yardımlaşma ve nihayet son Medine dönemi modelinin makamı da adâlet ve hareketten önce bilinçti. Bütün bunların özüne de yukarıda zikrettiğimiz prensipler içkindi.
Efendimiz’in hicret ettikten sonra Müslümanlar adına Yahudiler, müşrik Araplar ve az sayıdaki Hıristiyan Araplarla yaptığı Medine Sözleşmesi farklı din ve fikir mensuplarının sınırları belli Medine’de beraberce yaşamasının temellerini canlı bir toplum pratiğinde bütün insanlığa göstermiştir.
Beraber yaşama modellerinin bir diğer başlığı da kutsalların masuniyeti prensibidir. İslâm Dinî de inananları kutsallara saygı duymaya davet etmektedir. Meselâ Allah Teâla şöyle buyurmaktadır:
“Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” (En’am: 6/108)
İslâm bu hükümle; millet veya fertlerin mukaddes kabul ettiği şeylere sövmeyi yasaklamıştır. Zira bu tür davranışlar daima aksi tesir göstermekte, mukaddes kabul edilen şeylere hakarete sebep olmakta ve çatışmayı kışkırtmaktadır.
Efendimiz (sas) farklı toplumsal koşullarda sâbiteleri koruyarak aynı prensipler etrafında esnek modeller geliştirmiş ve böylece farklı toplumsal koşullarla karşı karşıya kalındığında yine sâbiteleri koruyarak esnek modeller geliştirmenin de önünü açmıştır.


