Gülen ve ılımlı İslâm projesi
Soğuk Savaş’ın bitmesiyle İslâm yerel ve küresel düzlemde bütün dünyanın bir meselesi olarak gündemi işgal etmeye başladı. Zira 21. yüzyılın siyasi, kültürel ve ideolojik haritasının oluşmasında İslâm’ın oynayacağı rol karşıtlarının kâbusu olurken taraftarlarının da umutlarını besliyordu.
İslâm karşıtları İslâm’ın yeniden bir aktör olarak tarih sahnesine dönmesini engellemek üzere birçok poje ürettiler. Radikal, aşırı, cihadçı İslâm’dan seküler, protestan, modern İslâm’a kadar birbirine zıt projelerdi bunlar.. Özünde dine karşı din siyaseti güdüyorlardı. Eğer bu dünyaya bir İslâm gerekiyorsa onu da biz belirleriz fehvasınca.
Batı, İslâm’ı tarih sahnesinden silmek istemesine rağmen buna güç yetiremeyeceğini bilmekteydi. O zaman yapılması gereken şey, İslâm’ı Batı çizgisine çekmek olmalıydı. Batı’nın yeni dünya düzenini kurarken buna itiraz demeyecek, Müslümanları kendilerine tevdi edilen yeni konuma ikna edecek yapılara ihtiyacı vardı.
Bunu direkt kendi elleriyle yapamayacaklarına göre içeriden gönüllü kişi ve cemaatler bulmaları gerekmekteydi. İkame edilmek istenen model, içini Batı’nın doldurduğu moderate/ılımlı İslâm projesiydi. Kimilerinin zannettiği gibi ılımlı İslâm projesi, Kur’an-ı Kerim’in vurguladığı vasat yol anlamındaki mutedil İslâm değildi.
Müslüman dünyada bu işe talip olanlar çıktı. Bunlar arasında en etkili, en yaygın, en sistemli ve liderine mutlak itaat prensibiyle hareket eden Fetullah Gülen yapılanmasıydı. Başta Gülen olmak üzere hareketin sözcüleri tabanlarını ve dünya Müslümanlarını; puslu havalarda kurtların dikkatini kuzuların üstüne çekmeden yol alalım diye ikna ettiler.
Endonezya’dan Fas’a kadar Müslüman dünyada hüsnü kabul gördüler. Meselâ Endonezya’da yerel dile çevirilen kitapları en çok satılan kitaplar listesinde yer aldı. 250 milyon Müslümanın yaşadığı bir ülkeden bahsediyorum. Dünyanın farklı üniversitelerinde Gülen kürsüleri kuruldu.
15 Temmuz Darbe kalkışmasından sonra bir fıkıh âlimi olan Prof. Dr. Faruk Beşer, “Hangimiz aldanmadık?” başlıklı bir yazı yayımlayarak bu yapıyla ilgili hayâk kırıklığını anlattı. Yazısına Faruk Hoca şöyle başlamıştı:
“Hep şöyle düşünürdüm: İslam’ın yüz elli yıllık uyanma döneminde iki büyük oluşum görüyorum. Birisi İhvan-ı Müslimin, diğeri Gülen hareketi..”
Ben bu düşüncede Faruk Beşer Hoca’nın yalnız olmadığını, Müslüman dünyada böyle düşünen çok sayıda âlim, düşünür ve siyasetçinin de olduğunu şahsi tecrübelerimden biliyorum. Bu sebeple bu yapının darbe kalkışması sonrası hayâl kırıklığını Türkiye dışındaki Müslümanlar da buradakiler kadar yaşadılar/yaşıyorlar. En azından burada yaşayanlar son birkaç yılda meydana gelenlerin tanığıydılar.
Bu yapının insanları hedefe ulaşmak için her yolu meşru görüyordu. Meselâ soru çaldılar, başkalarının mahremine girip hem dinlediler hem görüntülerini kameraya çektiler, insanlara şantaj yaptılar. Daha evvelinden İslâm’a hizmet adına başı örtülü hanımların başlarını açtılar. Din adına dinin yasaklarını çiğnediler.
Ordu içine soktukları askerler, ağbilerden aldıkları emir gereği abdest alarak darbe girişiminde bulundular. Abdestli ve dili cevşen dualı darbeciler ülkenin abdestli Cumhurbaşkanı’nı öldürmeye kalkıştılar, TBMM’yi bombaladılar, sivilleri katlettiler..
İşte bunları ılımlı İslâm adına ortaya çıkmış bir yapının mensupları yaptılar. Bunun makro planda planlayıcıları bunlar olmasa da mikro bazda planlayan ve hayata geçirenleri bunlardı. Darbe girişimine farklı yapılardan katılanlar da ihtimal yüksek mevcuttur ama sahada asıl aktörler bunlardı.
Dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişimiyle Müslümanların DAEŞ travmasına FETÖ travması da eklenmiştir.
Gülen, New York Times gazetesine yazdığı son makalesiyle ılımlı İslâm projesini de fâş etti. Yazısında ABD’ye kendisini Türkiye’ye teslim etmemesi gerektiğini söyleyen Gülen, bunun gerekçesini de kendisi ve arkadaşlarının Batı’nın hizmetinde olduğunu özellikle de: “Batı’nın ılımlı Müslüman seslere ihtiyacı olan bu dönemde” ifadesiyle ortaya koydu..


