Fas’ın büyüleyen yüzü
Geçen haftayı akademik bir kadroyla Fas’ta geçirdik. Asıl adıyla el-Mağrib el-Arabi’de. Türkiye ve Fas üniversiteleri arasında köprüler kurmak, ortak bilimsel projeler yapmanın yollarını araştırmak üzere. 10 civarında kurumla görüştük.
Kuzey Afrika’da yer alan Fas’ın Atlantik Okyanusu’ndan Cebelitarık Boğazını çevreleyip Akdeniz’de son bulan uzun sahil şeridi hayli yeşil ve bereketli. Afrika’nın Avrupa’ya açılan kapısı.
Bazen daha önce hiç gitmediğiniz bir ülkeye giderken umduğunuzu bulamayabilirsiniz. Bazen ülkenin içinde bulunduğu iktisadi ve siyasi durumu bazen de insanların kültür ve hayatı algılayış tarzı sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Bu manada tecrübeli olduğumu söyleyebilirim.
Fas’ta ise beklediğimizin fevkinde bir ülke ile karşılaştık. Kazablanka (Daru’l Beyza) gibi modern şehirleri elbette var. Hollywood’un birçok filmini çektiği film setleri, dünyada güneşin doğup batarken en parlak hâlinin görülebildiği çölü, şifalı kumları, yeşil bitki örtüsü, Avrupa’yı besleyen meyve ve sebzeleri, gelenek ve modernin iç içe harmonisi..
Ama Fas’ın asıl bizi memnun eden ve dahi büyüleyen yönü tarihî dokusunu korumuş şehirleri oldu. O şehirlerde Endülüs-Mağrib kültürü, duvarlara işlenmiş sanatı ile hâlâ yaşamakta.
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Eski Fez şehri meselâ. Bir müze şehri gibi. Ama insanların mukim olduğu canlı bir şehir. Dışarıdan binalar mütevazı gözüküyor. İçeriye girdiğinizde tarihi derinliği olan ve duvarlara işlenmiş ince bir estetik sizi etkisi altına almakta.
Fez’de olduğu gibi diğer şehirlerde de dekorasyonda muhteşem bir çeşitlilik mevcut. Renklerdeki kontrast, Afrika ve Endülüs kültür sentezinin bir yansımasıdır. Girdiğimiz binalardan özellikle de mimari tarihi profesörü İbrahim Numan Hoca çıkmak istemiyordu. Her karenin fotoğrafını özenle çekmeye çalıştı. Hoca, ‘mutlaka öğrencilerimle buraya gelmeliyim’ diyordu.
Elbette biz duvarlara işlenmiş o sanatı onun perspektifinden değerlendiremeyiz, bunun farkındaydık. Ancak mimari uzmanı olmasak da insan hayran kalmadan edemiyor. Bu da estetiğin varabileceği kıvamı göstermesi açısından önemli.
Geleneksel binaların dışı gayet mütevazı, içi ise sanat eseri kalitesinde süslü. Bunun sebebini sorduğumuzda daha da güzel bir espriyle karşılaştık. Endülüs-Mağrib kültüründe dışarıya karşı mütevazı olmak İslâm’dan aldıkları bir ahlâk anlayışının yansımasıymış. Mütevazılık, binanın dış cephesinde kendisini göstermekte.
İçerisi ise mahrem kabul edildiğinden kişi orada estetiğin enva-i çeşidini idrak edebiliyor. Bu tasavvur bana, bizi hayran bırakan sanatın kendisi kadar ince ve değerli geldi. Bu sanatı, bu tarihi yapıyı da ancak bu ince anlayış üretebilirdi.
Umarım İbrahim Numan Hoca gözlemlerini yazar da onun süzgecinden bu tecrübeyi okuma şansımız olur.
Tabiî olarak geleneksel şehirlere gittikçe dindarlaşma artmakta, modern şehirlere ve modern şehirlerin kalbi olan alışveriş merkezlerine, sahillere doğru gittikçe de batılılaşma kendisini hissettirmektedir.
Kazablanka’daki diktörgen minareli Kral Hasan 2 Camii insanı büyülüyor. Atlas Okyanusu’nun kıyısına inşa edilmiş, dalgalarla iç içe. 20 bin kişi içinde 80 bin kişi de dışında namaz kılabilecek kadar geniş bir alana inşa edilmiş. Fas geleneksel mimarisi, süslemeleri, sedir oymaları, dünyanın en yüksek sedir çamlarıyla modern Kazablanka’da geleneği yaşatan müthiş bir eser.
Bilirim, her ülkenin birden fazla yüzü vardır. Fas’ın bizim gördüğümüz yüzünü çok beğendik. İmkânı olanların görmesini tavsiye edebilirim.


