Ehl-i Sünnet içi savaş
Batı, kendi iç birliğini ortak bir düşman üzerinden sağlamayı tercih etmektedir. Tarihi incelerseniz bunun birçok örneğini görebilirsiniz. ‘Tarihte böyle olsa da modern dönemde mümkün değildir’ diyenler geçen yüzyıla biraz bu nazarla baksalar bunun hâlâ geçerli olduğunu göreceklerdir.
İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanyası ile Japonya Batı’nın şeytanlaştırdığı iki ortak düşmandı. Savaş sonrası bu düşmanlar teslim alınınca Batı’nın yeni düşmanı Sovyetler Birliği ve onun liderliğini yaptığı Varşova Paktı ülkeleri olacaktı. Benim neslimin ergenlik çağı kızıl ordu tehlikesi hikâyeleri ve özgür Batı güzellemeleri dinlemekle geçti.
Ortak düşman ne kadar tehlikeli gösterilebilirse bununla Batı hem kendi iç birliğini daha iyi sağlamakta hem de vatandaşlarını korkutarak her türlü acı reçetelere razı edebilmektedir. Çünkü insanlar için emniyet ve rızkının daralması korkusu her şeyin önünde gelir..
Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Soğuk Savaş bitti ve kapitalist Batı zafer bayrağını çekti. Artık yeni bir düşmana ihtiyaç vardı ve onlar buna çoktan karar vermişlerdi. Yeni dönemin tehlikeli düşmanı İslâm’dı ama Müslümanlar ilk yıllarda pek de bunun ayarında değillerdi.
Yeni düşmana karşı uygulanacak savaş stratejisi ne olacaktı?
Batı’nın karar merkezlerinin karanlık dehlizlerinde iki görüş ortaya çıkmıştı. Birine A diğerine de B planı diyebilirsiniz. Birisi işe yaramadığında diğeri devreye sokulacak, plana göre de uygun siyasi parti uygun başkanın liderliğinde iktidara taşınacaktı.
Bunlardan ilki “medeniyetler arası çatışma” denilen İslâm ve Batı arasında kurgulanan çatışma projesiydi. Diğeri ise “medeniyet içi savaş”, yani İslâm içi çatışma. Hangi proje uygulanırsa uygulansın önemli olan Müslüman coğrafyada Batı’nın âli çıkarlarının korunması, İsrail’in güvenliğinin sağlanmasıydı..
Önce medeniyetler çatışması projesini hayata geçirmeye çalıştılar. İslâm’ın potansiyel tehlike olduğuna dair algı operasyonu yaptılar. 11 Eylül eylemleri gerekçe gösterilerek Ortadoğu’da haritalar askerî çıkarmalarla yeniden çizilmek istendi. Bu eylemlerle hiçbir alakası olmayan Irak bu yüzden hedef seçildi. Süreç çok kanlı geçti ama çok da istedikleri gibi sonuçlar alamadılar.
Eğer Irak’ta güçlü bir direniş olmasaydı sırada yeni ülkeler olacaktı. 20. yüzyılın haritasını çizenler 21. yüzyılın da haritasını çizeceklerdi. Ancak Bush’un “haçlı seferi” planlandığı gibi gitmedi ve medeniyetler arası çatışmanın sonuçları ABD ekonomisini krizi soktu.
Bu başarısızlıktan sonra B planını devreye soktular. İsminde “Hüseyin” de olan Kenyalı Müslüman bir babanın çocuğunu, Batı medeniyetine aidiyeti siyah derisi yüzünden problemli olan Obama’yı başkan yaptılar.
Bunu da ABD demokrasisinin büyük zaferi diye yutturdular. Bush döneminde dünyada yerlerde sürünen ABD imajı sadece Obama’nın başkan seçilmesiyle aniden yüzde 50 yukarıya fırladı. Adama hiçbir şey yapmadan Nobel Barış Ödülü’nü bile verdiler.
Batı’nın çıkarları her şeyden önce gelirdi çünkü. Bush’un katı ve direkt yöntemlerle yapamadığını gerçekleştirmenin başka yolları da vardı. Bu da İslâm içi bir çatışmayı devreye sokmaktı.
Farklı etnik yapıdaki Müslümanlar karşı karşıya getirilecekti. Mezhepler arası fiili çatışmalar çıkartılacaktı. Mezhepler arası çatışma yeterli olmayacağından Ehl-i Sünnet içi savaşlar çıkartılacaktı. Vakamız tam da bu değil mi?
Şii-Sünni çatışması çok tehlikeli olmakla beraber Şiîler neticede Müslüman dünyada azınlığı oluşturuyorlar. Bunun için de Sünni çoğunluk arasında nefret tohumları ekilmeli, içtihadî, fikrî ve yöntem farklılıkları fiili çatışmanın gerekçesine dönüştürülmeliydi.
Eşari, maturidi, selefi, sufi, vahabi, modern ve gelenekçi yapılar arasında farklılıklar gereğinden fazla büyütüldü. Sonra eşarilik içi, selefilik içi, sufilik içi çatışmalar planlandı... İşin acı tarafı da bunu satın almaya teşne Müslümanların varlığıydı.
Suriye’de zaferin gecikmesinin en büyük sebebi de Sünni yapıların birbiriyle çatışması değil midir?


