Batı’yı korkutan Ümmet olabilme potansiyelimiz
Batılı güç merkezleri için İslâm, kendine inananları salt bir inanç, ibâdet ve ahlâk etrafında toplayan pasif ve apolitik bir din değildir. Böyle olsaydı İslâm’la problemleri fazla olmaz, İslâm’ın daha geniş kitleler tarafından benimsenmesini teşvik bile edebilirlerdi.
Onlar biliyorlar, İslâm kendine has bir metafizik varlık idraki ve tasavvuru teklif etmektedir. Kendi teklifinin gayb âlemiyle ilgili tek hakikat olduğunu da söylemektedir. Bu metafizik hakikat kendini insanla ilgili her alanda hissettirecek bir muhtevayla insanın hayatında var olmalıdır. Ruh ve beden, iç ve dış bütünlüğüne, görünen ve görünmeyenin uyumuna davet ederek..
İnsanın davranışlarını belirleyen insanın zihin kodlarıdır. Bir diğer ifade ile insanın dünya hayatındaki tasarrufları bu zihin kodlarının amel olarak dışa yansımasından ibarettir. İslâm, insana teklif ettiği bu idrakin, onun anlam dünyasının merkezinde canlı olarak var olmasını aktif iman olarak kabul eder. Matlup olan da budur.
İslâm, imanın yanında metafizik hakikate mebnî iyi ve kötüyü belirleyen bir ahlâk sistemi de öngörmektedir. Ahlâkın ana prensipleri zaman ve mekân üstü sabit prensiplerden müteşekkilken ahlâk çatısı altında toplumdan topluma, zamandan zamana değişebilen âdab-ı muaşeret veya edep kuralları dediğimiz esnek bir zemin de sunmaktadır.
Dolayısıyla İslâm’ın vazettiği ahlâk sistemi Batı literatüründeki ‘etik’e eşdeğer seküler muhtevada tavsiyeler niteliğinde bir paket değil, ete kemiğe bürünmesi âdil duruşun gereği olaraktan ontolojik niteliğe sahip aktif bir imanî duruşun adıdır. Çünkü adâlet eşyayı olması gereken yerine koymaktır. Eşyayı ait olmadığı yere koymak ise zulümdür.
Metafiziği tevhit eksenli idrak, hayatı tevhit eksenli örgütleme nihayetinde İslâm’ı bünyesinde canlı yaşayan bir toplum inşa etmekle sonuçlanmaktadır. Bu da sıradan insanları zihin ve davranış kodlarıyla, hayatı algılama ve ortak bir gelecek tasavvurunda buluşturma cihetiyle “Ümmet” kılmaktadır.
Batılı karar mercileri Müslümanların Ümmet olmasından korkmaktadırlar. İslâm’ın toplum düzeni olarak neye davet ettiğini ve bu gerçekleştiğinde ortaya çıkacak en azından sosyo-politik yapının sonuçlarının neler olacağını iyi bilmekteler. Müslümanlar Ümmet olabilirlerse Batı kendisi için hayatî gördüğü çıkarlarının tehlikeye düşeceğini bizimkilerden çok daha iyi bilmektedir.
Batı, bunu sağlayabilmek için de evvelemirde Müslüman coğrafyada seküler toplum kesimlerini koruyup kollamakta, onları siyasetin aktörü olarak ileriye sürmektedir. Bazen bu tarafgirlik seküler terör örgütlerini açıkça desteklemeye kadar varabilmektedir.
Bir seküler terör örgütü İslâm’la, coğrafyanın kök değerleriyle, ortak tarihiyle ne kadar arasına mesafe koymuşsa bizim için o kadar yıkıcı onlar için de o kadar kullanışlı maşaya dönüşmektedir. Meselâ KCK şemsiyesi altındaki örgütler bunun net örneğini oluştururlar.
PKK, Van’ın Beşyol mevkiinde Kurban Bayramı’nın ilk gününde AK Parti binası yakınlarında bomba yüklü minibüs patlattı. Amaç bayramlaşmak üzere bir araya gelmiş insanları maksimum sayıda katletmekti.
Bu seküler ırkçı terör örgütünün Kürt, Türk bütün Türkiye’nin kutsal ve masun saydığı, Kürt toplum geleneğinin üzerine titrediği Kurban Bayramı’nı kana bulaması aslında adına hareket ettiğini iddia ettiği insanların mana dünyasından ne kadar uzak ve bir o kadar da Ümmet düşmanı olduğunun kanıtıdır.
Batı, Müslümanların Ümmet olmasını kendi varlığına direkt bir tehdit olarak gördüğünden laik ve antilaik kesimleri karşı karşıya getirmektedir. Aynı Batı Müslümanların Ümmet olmasını önlemek amacıyla nüfuz ettiği dinî iddialı yapıları da kullanmaktadır. Bu meyanda Batı ile ittifak eden ama Müslümanlarla bir türlü ittifak edemeyen FETÖ yapılanmasını da desteklemektedir.
Sözün özü Batı için antiemperyalist ve tam bağımsızlıktan yana olan İslâm düşman, diğerleri dosttur.


