Barış sürecinde muhatap meselesi
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in 31’inci İl Müftüleri İstişare Toplantısı’nda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki dinî kanaat önderlerine yaptığı çağrı önemlidir:
“Sizler, ülkemizin en zor zamanlarında, din eğitiminin yasaklandığı dönemlerde bile bölgede İslam’ın ilim, hikmet ve marifetini ayakta tutabilmek için gayret gösterdiniz, irşat hizmetlerini sürdürdünüz. Yeri geldi samanlıklarda Kur’an okudunuz ve okuttunuz. Şimdi gelin, bu ülkeyi bir ateş çukurunun kenarından kurtarmak üzere harekete geçelim. Gelin cahiliye asabiyetinin ürünü olan bu ateşi birlikte söndürelim. Barışın kelamını yazalım. Kalemin her türlü kılıçtan ve silahtan üstün olduğunu haykıralım.”
Sayın Görmez’in bu cümleleri Osmanlı sonrası kurulan ulus devletin dindarlara ve Kürt halkına yönelik inkârcı politikalarına problemin ana kaynağını teşkil etmesi sadedinde güçlü bir itirazdır. Aynı zamanda “cahiliye asabiyeti” olarak nitelendirdiği ırkçılığa, ırkçı şiddete ve bunun yaslandığı dünya görüşüne de atıfta bulunarak çözümün İslâm’ın inşa ettiği uhuvvet ve birliktelikte olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla İslâmî temsil makamındaki kanaat önderlerini bu meyanda göreve çağırmaktadır.
Sayın Görmez’in yaptığı tesbitleri bölgeden tanıdığım kanaat önderleri de yıllardır söylüyorlar. Aklın, müşterek tarih tecrübesinin ve İslam’ın söylediği de budur. Irkçılığın, cahiliye asabiyesi olarak nitelendirilmesi tevhit inancının bir gereğidir. Evet, etnik milliyetçilik modern dönemde olduğu kadar tarihin hiçbir döneminde sistemleşip ideolojileşmemişti. Ama İslâm’ın reddettiği ırkçılık hep vardı; hem dinî hem de seküler formlarıyla.
Meselâ Yahudilik ırkçılığın din kalıbında sistemleştiği bir yapıyken kendi kabilesini bütün değerlerin üstünde tutan Arap kabileciliği de dönemin şartları içinde laik formatta birer cahiliye asabiyesiydi.
Temelinde değerlerden ziyade ait olunan etnik yapının kanının üstün olduğu vehmi yatar. İster bu tür tarihî cahiliye asabiyeleri olsun isterse modern dönemin ideolojileştirilmiş etnik asabiyeleri olsun İslâm’ın tevhit inancıyla direkt çatışma içindedirler.
Zira tevhit akidesi bütün insanlığın tek yaratıcısının Allah (c.c) olduğunu, bütün insanların da O’nun yarattığı Adem ve Havva’dan çoğaldığını söyler. Renkleri, dilleri, kültürleri ayrı ayrı da olsa sonuçta aynı anne ve babanın çocuklarıdır insanlar.
Bu temel inanç Müslüman halkların insan tasavvurunu ve kardeşlik fıkhını oluşturur. Bu değer Osmanlı sonrası ulus devlet eliyle tüm ülke halkları arasında zayıflatıldı. Bundan nisbeten daha az etkilenen kesim ise belki de Kürt halkı oldu.
Ancak PKK, özellikle de Kürt gençliğinin önemli kesimini ulus devletin beceremediği kadar sekülerleştirdi. PKK eliyle sekülerleşen Kürtlerin sadece dindarlıkla ilişkileri zayıflamadı, aynı zamanda bölge halklarıyla beraber yaşama ve ortak bir gelecek kurma irade ve hayelleri de zayıfladı.
Bu sebeple çözüm sürecinde PKK ve siyasi kolunun tek muhatap olarak alınması yanlıştı. Bu, amaç öyle olmasa da Kürt halkını PKK’nın katı laik politikalarına terk etmekti.
Çözüm sürecinin asıl muhatabı Kürt halkının kendisidir. Bunun için temel haklar müzakere konusu yapılmamalıdır. Her ne kadar Kürt halkının kendisi muhatap ise de bu da ancak kanaat önderleri, STK’lar, cemaatler ve siyasi partiler üzerinden gerçekleştirilebilir. Bunun için de Görmez’in çağrı yaptığı alimler sürecin aktörleri olarak öne çıkartılmalıdır.
Sayın Görmez’in, “hocaefendileri, seydaları, mollaları, şeyhleri, kanaat ve maneviyat önderlerini Türkiye’yi ateş çukurunun kenarından kurtarmak için ortak çağrı yapmaya” davet etmesi onları çözümün muhatapları yapar. Doğrusu da budur.
Hükümetin “seküler Kürt siyasetini” tek muhatap almaması, Hüda Par gibi diğer siyasi yapılanmaları ve dindar kanaat önderlerini de güçlü muhataplar olarak alması gerekmektedir.
Mutedil ve coğrafyanın kök değerlerine bağlı fikirlerin tebellür etmesi için dinî eğitim veren kurumların da güçlendirilmesi ve ulemânın halka hitap etmesinin imkânları oluşturulmalıdır.


