Gelmiş Reis Gitmiş Reis
Ülkemizde son günlerin harâretli dâvâları arasında davulcu kavarası gibi gürültüye giden bir şey oldu: TDK reîsi değişti.
(TDK, yâni Türkçenin “kurum”lu hâli, ideolojik müdâhalelerle uğradığı anomali, dilde disiplinin kasden ihlâli, T.C. destekli hâfıza ihtilâli, mantığın inhilâli, kültürün izmihlâli, piyon kelime üretme santrali, “Uydurukça Fabrikası"nın mühürlü inisiyali…)
Fındık kabuğunu doldurmayan bu hâdise, tabii ki, benim dikkatimden kaçmadı.
Kalıp gibi uyuyan TDK'da böyle bir kımıldama, hayırlı bir başlangıca yol açabilir mi?
(TDK internet sitesindeki devir-teslim resimlerine bakılırsa bu değişikliğin pek de kaale alınmadığı görülür. TDK personeli tarafından bile...)
Türkçenin bugünkü afyonlu, operasyonlu, hormonlu, şarbonlu ve radyasyonlu hâle düşürülmesinde TDK’nın rolü îtirâf, verdiği zarar bertaraf edilmezse bu dil doğrulmaz...
TDK'nın reîsi bunu yapabilir mi?
(Adı ister Mustafa S. Kaçalin olsun ister Gürer Gülsevin... Bu sonuncusu otuz ikincisiymiş...)
Olmaz diyor altıncı his.
Gelmiş reis, gitmiş reis...
***
Osmanlı yıkılır yıkılmaz Türkçe bir "yeni dil" rüzgârıyla savruldu. Yeni devletin karârı, TDK'nın ısrârı ve Agopların ızrârıyla... George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı romanda anlattığı çılgınlık Türkçede yapıldı...
Bu dil, asıl sâhibinden kaanunsuz ve uygunsuz olarak, cebren ve hîleyle alınıp birtakım politikacı ve müteahhitlerin ihtirasları için dozer paletleri altında çiğnenmiş güzelim bir bahçe gibi talan ve târumâr edildi...
1932'de TDK'nın kurulması, onun eliyle kelime uydurulması ve asırlık sözlere zincir vurulması Türkçenin genlerini bozmuştur. Kelimelerin işâretiyle ve sözlerin delâletiyle düşünerek dertlerimizi anlatıp unutmak varken dilimizin kendisi bize başlı başına bir derd oldu.
Bitmez keder, dinmez yeis...
Gelmiş reis, gitmiş reis...
***
86 yıldan beri Türkçedeki sun'î, ânî, şeytânî ve yabânî değişme insanların zihnî faâliyetlerinde az çok yavaşlama, aksama, durma, tıkanma ve zorlanmalara yol açmıştır. Düşünme-konuşma; dinleme-anlama; okuma-anlama arasındaki yollar şimdi dolaşık, çapraşık, karışık bir hâldedir.
Beyindeki aksamalar, vücûdun diğer uzuvlarındaki hastalıklardan daha vahimdir. Sağlıklı düşünememek, hep yarım yamalak anlayıp yalan yanlış anlatmak, insan zihnini dâimâ tahdîd eder, ruh sağlığını sürekli tehdîd eder.
Aklım tutuk, fikrim hapis...
Gelmiş reis, gitmiş reis...
***
TDK öncesine göre bugün çok zayıf ve sakat bir Türkçemiz var: Belki daha çok konuşup yazışıyoruz; fakat daha kötü anlatıyor, daha az anlıyor ve daha zor anlaşıyoruz. Çünkü kullandığımız ikaame malzemeler (yeni kelime diye bilinenlerin çoğu), kendinden beklenen işi (mânâları aktarmak) tam yapamıyor. Daha kötüsü, yanlış aktarıyor.
Türkçenin lâfız-mânâ bağları herkesin kafasında az çok kopmuş ve zayıflamıştır. Tendonları kopmuş bir atlet ne kadar iyi koşabilirse, lâfız-mânâ bağları koparılmış bir dili kullanan da o kadar güzel konuşabilir... İlkinde en kötü ihtimal, bir kişinin spor hayâtının bitmesidir; ikincisinde en iyi ihtimal, bir milletin toptan Alzheimer hastası olmasıdır.
Beynimde bir kanser, habîs.
Gelmiş reis, gitmiş reis...
***
Kuruluş gaayesini "Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek" şeklinde açıklayan TDK bu gaayeye uygun hareket etmedi.
Kurulduğu yıldan (1932) îtibâren bugüne kadar hâkimiyetini devâm ettiren "öz Türkçecilik-özleştirme-tasfiye" zihniyetinin tabiî netîcesi olarak dilimizi fakirleştiren, onun ayarlarıyla sürekli oynayan ve onu yeterince bozan TDK, aslında bozduklarını tâmir, hatâlarını da telâfî etmeliydi.
Fakat ne yazık ki öyle olmadı.
Onun bu hâli, Türkçenin en yaman tezâdı oldu. Nitekim Türk dilinin güzellik ve zenginliğinin üzeri örtüldü; yeryüzü dilleri arasındaki değeri düşürüldü... Asırlar boyunca, Orta Asya'dan yürüyüp Afrika ve Avrupa’ya yayılan; coşarak, koşarak, kıvrak, şakrak bir kısrak gibi gelişen Türkçe; Anadolu'da Yûnus soylu, suna boylu, derviş huylu bir güzel olmuştu.
1930'lardan îtibâren bu asil güzel, duldasız, gıdâsız, edâsız ve sedâsız bırakıldı.
Çökmüş küheylân, yok seyis
Gelmiş reis, gitmiş reis...
***
"Trajik Başarı: Türk Dil Reformu" kitabında Geoffrey Lewis, 1920 ve 1930’ların Türkçesinin, yâni Hâlide Edip Adıvar, Sabahattin Ali, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nûri Güntekin gibi romancıların dilini dahi şimdi kaybettiğimizi söyler ve der ki:
"Bu yitiriş şimdi, konuşurken veya yazarken gereken mânâyı tam olarak karşılayan kelimeyi el yordamıyla arayan, fakat bu kelime Etrüsk dili gibi ölü olduğu ve yerine bir karşılık koyulmadığı için bulamayan her Türk'ü etkilemektedir. Dahası, pek çok yeni kelime Türkçenin kurallarına ve geleneklerine çok az dikkat edilerek veya hiç dikkat edilmeyerek üretildiği için dil hissiyâtına sâhip herhangi bir Türk en azından bu kelimelerin bir kısmını dayanılmaz bulmakta ve bunları kullanmaya veyâ duymaya katlanamamaktadır..."
Şimdi söyleyin: TDK bunların farkında mı?
Heyhât!..
O hâlâ "öz Türkçe" sevdâsında, uydurma dalgasında...
Kopsun dilim, yoktur beis!
Gelmiş reis, gitmiş reis...


