Aslansın Aziz Nesin – 2 (Beyni Sulanmış Hâfız)
"Yirmi altı yaşındaydın,
Yaşamadan öldün.
Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende,
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin, ne tiyatro.
Elektrik, havagazı, su, soba,
Ve karyola bile yoktu evinde.
Denize giremedin,
Okuma yazma bilmedin,
Güzel gözlerin,
Kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmi altı yaşındayken
Yaşamadan öldün..."
Yirmi altı yaşında ölen ve senin “Yaşamadan öldün..." dediğin, "Böyle Gelmiş Böyle Gitmez" isimli hâtırâtını (sen “anı” diyorsun) ithâf ettiğin annen hakkında yazdığın, yürek burkan mısrâlar...
Ne Müslüman kadınmış o...
"MÜSLÜMAN, cenazesinin bütün harcamasını kendi elemeğinden kazandığı parayla yaptıracak. Kefen bezini önceden hazırlıyacak. Cesedinin yıkanması için gereken sabunu, lifi de önceden bir yana koyarak.
Annem de öyle yapmış. Kefen bezi, sabun, lif, pamuk, hepsi sandığındaymış. Babam söylüyor bunları.
Annem, bişey daha söylüyor babama ki, bu sözleri babamı tüm yıktı. Diyor ki annem:
— Cenazemin kendi paramla kaldırılmasını istiyorum. Benim el emeğimle aldığım bu evde yalnız bir dikiş makinesi var. O dikiş makinesini sana satıyorum. Onun parasıyla benim cenazemi kaldırt..."
"Babamın üzüntüsünün sonu yoktur. Babamın herşeyi, nesi varsa, hepsi annemin... Dahası, babamın hayalleri bile annemindir... Böyleyken o neden böyle yapıyor? Annem ne yapsın? Ona göre Müslümanlık böyledir. Tek malı olan dikiş makinesini babama satmış olacak, parasıyla da cenazesi kaldırılacak..."
"Annem siyah bir çarşaf içinde sokağa çıkardı. Sık dokulu kara peçesini hiç kaldırmazdı yüzünden..."
Sen on iki yaşındayken sevgili annen vefât etti. Allah rahmet eylesin, annen, tam bir Müslüman-Osmanlı kadını...
Ya baban Abdülâziz Efendi? Senin ifâdenle, "Bir hafızın şarkı okumasına babam çok kızardı; şarkı okuyarak günaha girdiği için..."
"Babam bütün hayatında, hocaların, imamların, müslümanların kötülük, ahlâksızlık, yalancılık yapabileceklerine bitürlü kendini inandıramadı. Böyle şeyler duyunca sanki ilk oluyormuş gibi, her seferinde yeniden şaşar şaşar kalırdı. Bir imamın, bir din hocasının da ahlâka aykırı davranabileceğini bitürlü aklı almıyor, her seferinde derin hayâl kırıklığına uğruyor, ama yine de inancı sarsılmıyordu..."
Sen aslında merhûme annenin ve merhum babanın şahsında "gerçek Müslüman" şahsiyetini ayne'l-yakîn öğrendin...
Hiç düşündün mü: Annen (İkbal Hanım) başkasına âit bir nesneyi, yalnızca hâl-i hayâtında değil hâl-i memâtında (cenâzesinin yıkanmasından tut, defnine kadar) bile kullanmayı niçin günah saymıştı?
O annenin böyle meziyetleriyle gurur duymak ve onu örnek almak varken sen onun sinemaya, tiyatroya gidemediğine, denize giremediğine, siyah çarşaf giyip kara peçe takındığına falan üzülüyorsun!..
Gerçi, senin annen ve baban gibi insanlar, günümüzün Müslümanlarına da örnek ama maalesef pek ibret alan yok...
Yûnus'un dediği gibi:
"Helâl yenmez, haram kıymetli oldu..."
İnsan hak ve emeğine saygı, helâle harâma dikkat bakımlarından Müslümanların çoğu sınıfta kaldı.
Müslüman böyleyken ben şimdi senin gibi bir ateiste ne diyebilirim ki?
Böyle demek çok hazîn:
Aslansın Aziz Nesin!..
***
Çok zekî bir adamdın ama şunları anlayamadın:
1. Baban Abdülâziz Efendi ve annen İkbal Hanım gibi insanlar doğru dürüst mektep görmemişlerdi ama "adam gibi insan" olmuşlardı...
Bunun sırrı neydi?
2. Annen okuma yazma bilmiyordu ama bundan yüz kat değerli şeyleri biliyordu: haddini, kendini; helâl ve harâmı... Şimdiki üniversite mêzunlarının (ilâhiyatçılar dâhil) çoğunun pek bilemediği ve öğrenemediği şeyler... O devrin okuma yazma bilmeyenleri (şimdikiler onlara câhil diyorlar), bugün 25-30 yaşına kadar okuyup çifte diplomalar alanların bir türlü öğrenemediği kıymetli bilgileri nasıl ve nerden elde ediyorlardı? İşte bunu ne sen çözebildin ne de şimdiki MEB ve üniversiteler...
3. Mahalle mektebinde her gün, isli mürekkebe batırdığınız kamış kalemleri kâğıt üzerinde cızırdatarak, yazıya şu duâ ile başlardınız:
"Rabbi yessir velâ tuassir, Rabbi temmim, bilhayr!"
Sana göre bu duânın Türkçesi "Yaradan! İşimi kolaylaştır, güçleştirme! Sen işimi hayırlı bitirt!" demek...
Diyorsun ki: "Biz Türkçesini ve anlamını bilmeden, her yazıya başlayışta, ezberlediğimiz bu Arapça duayı okurduk..."
Devâm ediyorsun:
"Birgün, tahta sıra önünde, sallana sallana 'Elem neşrah leke'yi okuyordum. Biz o küçücük çocuklar, anlamını kavramadığımız, ne demek olduğunu bilmediğimiz o sözleri ne diye, nasıl, niçin ezberledik? Kafamızı nelerle doldurdular!..."
Sanıyorum ki senin bu sözlerin, Mustafa Kemal'in şu sözünden ilham alıyordu:
“Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin mânâsını bilmediği hâlde Kur’ân’ı ezberlemekten beyni sulanmış hâfızlara döndü...”
İşte kafanda halledemediğin, fakat çözdüğünü zannettiğin bir mesele:
Bu millet asırlar boyunca "Yaradan! İşimi kolaylaştır" şeklinde değil "Rabbi yessir..." diye okudu, duâ etti ve -içlerinde beyni sulanmış hâfızlar olduğu hâlde- inanılmaz işleri başardı.
Sen daha bebekken destanlar yazan Çanakkale kahramanları da kuru ekmek yiyordu ve hep "Rabbi yessir..." diyordu...
Bunda bir sır olsa gerek: senin koca kafana ve nice koca kafalara sığmayan büyük bir sır...
Keşke, Ziya Paşa’nın "İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez..." sözü üstünde derin derin düşünseydin!..
Neyse, yine de sen zekî bir adamdın.
Mizahta bir tânesin,
Aslansın Aziz Nesin!..


