• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ali Osman Aydın
Ali Osman Aydın
TÜM YAZILARI
30 Ağustos 2019

“Sosyolojik Savaş”

Bu köşenin okuyucuları “Sosyolojik savaş” tanımlamasına sıkça rastlamışlardır. Televizyon yayınları, popüler müzik ve sosyal medya üzerinden toplumumuza karşı yıkıcı-dönüştürücü bir operasyon yapıldığını daha önce çok yazdık.

Hatta bir keresinde tam olarak şöyle demiştik: Takriben otuz yıl önce başlayan ama yoğunluk ve şiddetini geçtiğimiz on beş sene içinde iyice artıran kültür endüstrisinin Türk toplumu kuşatması büyük ölçüde tamamlandı.”

Bu konuyu, “Sosyolojik Savaş” başlığı altında ele alan bir kitap elimde şu ara.

Yazarı, emekli Askeri Hakim, Yusuf Çağlayan…

Yusuf Beyin yüreğine, kalemine sağlık, imzalayarak kitabından bir tane göndermiş bize.

Bu kitaptan önümüzdeki günlerde yeri geldikçe alıntılar yapıp sizinle paylaşacağım ama şimdilik ana hatlarıyla da olsa bir iki şey söylemek istiyorum.

Öncelikle Çağlayan şunu çok net ortaya koyuyor: “Sosyolojik savaş, esasta bir  kavramlar savaşıdır. Toplumların dayanışmasındaki temel kavramların ortadan kaldırılması ve içinin boşaltılarak, ayrıştırıcı kavramların yaygınlaştırılması ile yürütülen bir savaştır.”

Bugün de en çok dert yandığımız meselemiz, bizi bir arada tutan temel kavramlarımızın hızla aşındırılması değil mi?

Olup bitenden endişe duyan bizler, Survivor tipi yarışmalara, evlilik programlarına, dizilere, magazin programlarına bu yüzden öfke duymuyor muyuz? 

Sağcısından solcusuna sevgi, saygı ve yozlaşma konusunda, toplumun baş aşağı gidişatı ile ilgili kaygı duymayan aklı başında birini bulabilir miyiz?

Peki bunun organik, kendi halinde bir dönüşüm olduğunu söylemek mümkün mü?

Yoksa bu dönüşüm, kültür endüstrisi tarafından eni konu tasarlanmış bir dönüşüm mü?

Yazar diyor ki: “Artık toplumlar üzerinde sadece asker ve silahlarla değil; bilgi, teknoloji, kitle iletişim araçları ile toprakları değil; beyinleri, zihinleri, kalpleri ve duyguları işgal edilerek; bilinçleri sömürgeleştirilerek hakimiyet kurulmaktadır.”

Bu ülkeden kaçmak isteyen, bu toprakların türküsünü, yemeğini, insanını, geleneğini sevmeyen kuşaklar yetiştiriyoruz da, farkında değiliz… İşte bu kuşaklar, zihinleri ve duygularıyla sömürgeleştirilmiş kuşaklardır. Kitle iletişim araçları da bu sömürünün aygıtlarıdır…  

Bu yüzden Çağlayan: “Sosyolojik savaşın ana hedefi insan unsurudur” diyor. Yani, insanı değiştir ki toplum değişsin…

Ve tehdidi şöyle tanımlıyor: “Etnisiteye ve dini alt kültürlere referanslı yeni kimlikler tanımlayan, yeni azınlıklar yaratmayı; kültürü, nüfusu ve coğrafyayı mozaikleştirmeyi, aynı toplumun farklı kimlikleri arasında kötü huylu ilişkiler oluşturmayı ve dayanışma yeteneğini köreltmeyi hedefleyen bir irade ve strateji ile karşı kaşıya bulunduğumuz açıktır.”

Sizin de tüyleriniz ürperdi mi bilmiyorum ama Çağlayan’ın vurguladığı şey bizim sabahtan akşama kadar kitle iletişim araçlarında gözlemlediğimiz korkunç gerçekle tamamen örtüşüyor… Survivor, Yemekteyiz programlarını izleyip de şu “kötü huylu ilişkiler” meselesine asabı bozulmayan var mıdır acaba?   

“Türkiye ve İslam dünyasında yaşanan krizlerin arkasındaki irade ve stratejinin bu sosyolojik doğası görülmediği takdirde, yapılacak mukabeleler, bu irade ve stratejinin etkisizleştirilmesine değil, ürettiği olaylara, semptomlara müdahale ile sınırlı kalacaktır.”

Biz uzun süredir bu sosyolojik arka plana dikkat çekmeye çalışıyoruz ancak önce bu konuda hassas olması beklenen muhafazakarların bile, “bırakın bu boş işleri” türünden yaklaşımlarına maruz kalıyoruz… Rezalete bakar mısınız…

“İyi de neden bize sosyolojik bir savaş açılmış olsun?” diye bir soru gelebilir kimilerinin aklına.

Emekli Tuğgeneral, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve aynı zamanda ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Tanrıverdi, Çağlayan’ın kitabına yazdığı önsözde bu soruya da yanıt vermiş...

Oradan okuyalım: “ Bugün Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye olan 193 devletin 60’ının halkı Müslüman’dır. Müslüman dünyanın nüfusu, dünya nüfusunun 1/5’ine tekabül etmektedir… Günümüz sanayi ve teknoloji alanında ihtiyaç duyulan stratejik hammaddeler ve enerji kaynakları da önemli oranda İslam coğrafyasında yer almaktadır. Dünyanın en büyük iç denizi konumundaki Akdeniz, Kızıldeniz ve Karadeniz’in giriş kapıları sayılan Cebelitarık, Bab-El Mendep, Süveyş Kanalı, Çanakkale ve İstanbul Boğazları İslam topraklarında bulunmaktadır.

Dünya kara, hava, deniz ulaşım yollarının alternatifsiz merkezi ve güzergahında yer almakta, stratejik geçiş koridorlarına sahip bulunmaktadır. Bu ve benzeri bir çok özellikleri, İslam coğrafyasını günümüz jeopolitiğinin temel coğrafyası haline getirmektedir.

İslam dünyası, bu büyük potansiyeline rağmen, bugün dünya coğrafyasının sömürge alanını oluşturmaktadır. İslam ülkeleri, bugün topraklarına en çok müdahale edilen, terörün, kimlik çatışmalarının, ihtilafların topraklarında eksik olmadığı bir kriz bölgesi durumundadır. Kaynaklarına yabancı güçler tarafından el konulmuştur. Halkının rıza ve iradesine dayanmayan despot yönetimlerin tekeli altına düşmüştür… Zengin yer altı kaynaklarını kendisi işletememekte, işleyememekte, kendi üretimine tahsis edememektedir. Küresel tekellerin tüketim pazarına dönüşmüş durumdadır.”

Sayın Tanrıverdi çok güzel özetlemiş…

Çağlayan şunu da belirtiyor: “Üretici ülkeler, üretimi tekellerine almak ve tüketimi yaygınlaştırmak suretiyle, tüketim toplumlarının inşasını ve sürekliliğini sağlamaktadırlar.”

Bunun yolunun da, “Psikolojik müdahale ile bireyleri yalnızlaştırarak, iradesiz birer tüketim öznesi haline getirmekten” geçtiğini söylüyor.

“Ortak değerlerini ve dayanışma psikolojisini yitirmiş bireylerden oluşan toplum ise tüketici kalabalıklara, yani pazara dönüşecektir…Bu pazarda mübadele edeceği değer ise, sahip olduğu hammaddeler ve ucuz işgücü olaraktır… Hedef toplum, hammadde ve ucuz işgücü kaynağı ve Pazar olarak kalacaktır.”

Toplum olarak bizim hikayemize ne kadar benziyor değil mi?

Geçirdiğimiz dönüşüm süreçleri düşünüldüğünde, kesinlikle evet…

Yusuf Çağlayan “Sosyolojik Savaş” kitabında konuyu yalnıza tüketim ve kültür eksenin de değil, jeokültür, jeopolitik ve jeogüvenlik bakış bağlamında da irdeliyor.

Bence çok dikkat çekici ve keyifli bir bağlam bu. İstifade edeceğime eminim. İlgiyle okuyacağım… Yaşadığımız sosyolojik dönüşümü anlamlandırmak isteyenlere de bu güzel çalışmayı okumalarını tavsiye ederim…

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Şirin Aytaç

Sayın Hocam, Biz neden psikolojik müdahale yapılacak kadar zayıf bir toplumuz? Veya; Neden kendimizi kültür erozyonuna uğratacak kadar kolayız? Ve hatta; Neden üretim toplumu olan biz değiliz de aç gözlü ülkelerin hedef kitlesiyiz? Gelinen noktada artık acil önlemler almak,somut çözümler ortaya koymak, ne yapılabilir noktasında fikirlerinizi paylaşmak raddesindeyiz. RTÜK'e ayar ver, interneti yasakla, yazılı basını sansürle...Çözüm olur mu sizce? Sanmıyorum. Tecrübeler, yasakların her olayı daha da çekici kıldığını göstermiştir. Sömürülen ve kullanılan toplumların ortak noktasına bakın (EĞİTİMSİZLİK) ne yapmamız gerektiğini görürüz.
  • Yanıtla

Ömer

Sayın yorumcu Aytaç’ın soruları önemli evet neden islam alemi bu durumda ? Ve neden mesele bilindiği halde tedbir alınamıyor bütün mesele Tanzimat’tan beri batılaşma uğraşıdır milli manevi değerlerimiz tahribata uğratılmıştır emperyalizmin açık alanı olmuştur tek yol kur anı Kerim’in ve sünnetin hakimiyetini sağlamak tekrar asil kimliğimize dönmektir batının hedefi Haçlı zihniyeti ile islamı yok etme hedefidir her türlü yolu dener ancak ne yaparlarsa yapsınlar islamın nurunu söndüremezler
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23