• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ali Osman Aydın
Ali Osman Aydın
TÜM YAZILARI
15 Kasım 2019

Dostoyevski ve Korkunç Güzellikler

11 Kasım, Rus yazar F. Mihayloviç Dostoyevski’nin doğum günüydü. (1821-1881) Her ne kadar kendisini, diğerlerini tarif ettiğimiz gibi, “yazar” olarak nitelendirsek de o diğer meziyetlerinin yanında büyük bir teolog ve filozof, ayrıca pek çok konuda öncü fikirler serdetmiş bir ruh bilimcidir. Yani sadece edebiyatın dar ve konforlu sınırları içine hapsedilemeyecek kadar önemli bir isimdir.  

Eserlerinde insanı bütün yönleriyle, yatay ve dikey tüm boyutlarıyla anlamaya çalışmıştır. Aristokratları, prensleri değil yaşamın anaforunda boğulmuş yoksul, günahkar, umutsuz ve sıradan insanı trajedisinin kahramanı yaparak edebiyat sahnesine çıkarmıştır.      

Şayet insan şuuraltını bir okyanusa benzetecek olursak, onun en derin, en tehlikeli karanlıklarına maharetle dalan ve o belirsiz koyuluklardan; elinde, insanoğlunun daha önce hiç görmediği türde alçak, soylu, akıl almaz, görkemli ve esrarengiz cevherlerle çıkabilen nadir dalgıçların biridir Dostoyevski…

Eserlerindeki yoğun psikolojik öğelerden dolayı bir Fransız eleştirmen onu “Tımarhanenin Shakespeare’i diye tanımlamıştır. Danimarkalı eleştirmen Georg Brandes ise “Dostoyevski köle, parya ahlakını yüceltiyor.” diyerek suçlamıştır onu. Nietzsche gibi bir dahi bile,  “Suçlu psikolojisi, köle zihniyeti ve gücenmenin dinamikleriyle ilgili bir şeyler öğrenebileceği tek psikolog” olarak nitelendirmiştir onu. 

Evet genellikle iflah olmaz bir kötümser olduğu kabul edilir, lakin her şeye rağmen insanlığı;; Budala, Suç ve Ceza, Ecinniler, Yer Altından Notlar ve Karamazov Kardeşler gibi korkunç güzelliklerle tanıştırmıştır. Her eseriyle okuyucuyu, insan olmanın dipsiz uçurumlarında gezdirmiştir.   

Dostoyevski hakkında eni konu bir analiz yapmak, ne bu köşenin yeri ne de bizim haddimiz…

Bugün izninizle, size onun, her biri insanlık kültürünün bir parçası olmuş göz alıcı eserlerinden bazı küçük alıntılar yapmak istiyorum.     

KORKUNÇ GÜZELLİKLER…

“İnsan her şeye alışan bir yaratıktır. Bu da onun en iyi niteliğidir sanıyorum…  Ruh ve gelişimi hiçbir zaman belli bir ölçüye vurulamaz. Hatta eğitimin bile bu durumda ölçü sayılması mümkün değildir. Hapishanede, bazen birkaç yıldan beri tanıdığım bir adamı çoğu zaman hayvan yerine koyup küçümsediğim olur. Ama bazen de, birden bire öyle bir an gelip çatar ki, aynı adamın ruhu, onun elinde olmadan dışarı açılıverir; o zaman siz, onun içindeki hazineyi, duyarlılığı görür, kalp taşıdığını anlar, kendinin ve başkalarının ıstıraplarına karşı gösterdiği anlayışın farkına varırsınız. Gözleriniz birden bire hayretle açılır... Bazen de tersine; tahsilin, öyle bir vahşetle; öylesine bir hayasızlıkla bağdaştığı olur ki, insanın nefretten boğulması işten bile değildir.” (Ölüler Evinden Anılar, s. 306)

****

“Zayıf bir adam tek başına yaşayamaz. Ona istediği bütün şeyleri ver, yine hepsini bırakıp sana koşar. Dünyanın yarısını bağışla, bak görürsün, hükmetmeyi düşünmez de bir pabuca sığacak kadar küçülür, siner!.. Zayıf insana özgürlük verirsen, onu sokar torbaya, getirir sana teslim eder. Akılsız yüreğe özgürlük yaramaz.” (Ev Sahibesi, s.75)

****

“İmkan olsaydı da herkes, hepimiz, benliğimizin en gizli köşelerini olduğu gibi açığa vurabilseydik. Başkalarına hatta en yakın dostlarına, sırası gelince kendine bile itiraf etmekten çekindiğin ne varsa hepsini korkmadan ortaya dökebilseydin! Ama o zaman dünyayı saracak pis kokudan hepimiz boğulurduk. Toplumun nizamları, görgü kuralları bu bakımdan iyidir zaten.” (Ezilenler, s. 231)

****

“Bu devir sıradan insanın  en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen pek az… Herkes kendisini düşünüyor. Kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor…” (Delikanlı, s. 56)

****

“Din duygusunun özü bambaşka bir şeydir. Bunu bir takım düşüncelerle, suç ve cinayet işleyenlerin ruh yapısıyla, Tanrı’yı reddedenlerin felsefesiyle açıklayamazsınız. Bu duyguyu tanımlamaya hiçbir zaman, hiçbir şeyin gücü yetmeyecek. Tanrıtanımazlar bu konuyu tartışırken her zaman meselenin özünü atlayacaklardır.”  (Budala, s.233) 

****

“Akıl hiçbir zaman iyilik ve kötülük kavramları arasındaki farkı görebilecek hatta yaklaşık olarak iyilik ve kötülüğü birbirinden ayırabilecek güce ulaşamamıştır. Tersine utanılacak biçimde hep birbirine karıştırmıştır ikisini…İnsanlığa ekmek taşıyan arabaların takırtıları, Sistine Madonnasın’dan daha yararlıdır.” (Ecinniler, s.270)

****

“İktidar ancak, eğilip onu almaya cesaret edenlere veriliyor. Gerekli olan tek şey var, tek bir şey: Cesaretli olmak… Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur. Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözü pek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırt edemeyenler kördür!” (Suç ve Ceza, s. 521)    

****

Sosyalizm yalnız işçilerin ya da dördüncü dedikleri zümrenin meselesi değil: daha çok çok zındıklık, Tanrısızlık; yerden göğe yükselmek için değil, göğü yere indirmek kastıyla inşa edilmiş bir Babil kulesidir. (Karamazov Kardeşler, s.32)

****

‘’Kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedim: Ne kötü ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de haşerinin biriyim. Şimdi bir yandan köşemde pinekliyor, bir yandan da acı, faydasız bir teselliyle avunuyorum: Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır. Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır. Kırk yıllık ömrümden sonra bu inanca vardım. ‘’ (Yeraltından Notlar, s. 21)

****

‘Boncuk Oyunu’nun büyük yazarı Herman Hesse’in, Dostoyevski hakkında yazdıklarıyla bitirelim alıntılarımızı: “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içerisinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değirmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.”

Umarım bu tadımlık alıntılar, Dostoyevski’yi yeni baştan okumaya, fikirleri üzerinde düşünmeye teşvik eder, okuyanları.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

orhan inan

DOSTOYOVSKİ'YE AİT BİR KAÇ KİTABI UZUN YILLAR ÖNCE OKUMUŞ İDİM.ANCAK,SİZİN YAZINIZDAN SONRA TEKRAR VE HEPSİNİ OKUMA ARZUM OLUŞTU.ELLERİNİZE SAĞLIK.
  • Yanıtla

Sezen

Nefis benzetmeler ve yine harika bir yazı Ali Bey. Benim favorim Dostoyevski romanım Beyaz Geceler. Belki aşk romanı olduğu içindir. Ona da değinirsiniz belki başka bir yazınızda. Düğüncelerinizi merak ediyorum.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23