İstanbul’u fethedenlerin ahlakı
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı askerleri, Bizans hapishanesindeki bir mahzende iki papaz buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmet Han’a götürdüler. Fatih, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar:
“Biz, Bizans’ın en ileri gelen din adamlarıydık. İmparator, bize şehir kuşatıldı, sonuç ne olur diye sordu. Biz de zulüm, işkence, rezalet ve ahlaksızlık gırla. Düşman burayı alır, dedik. Doğru sözümüzün kurbanı olduk, zindana atıldık.”
Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet Han, papazlardan memleketini gezip görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında da hüküm vermelerini istedi.
Papazlar, her yere girip çıktılar, her şeyi araştırdılar. Çarşıya girip sabahın erken vaktinde bir şeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkândan, komşuları siftah yapmadan ikinci bir şey alamadılar. Mahkemelere gittiler, kadı var, davacı yok.
Nihayet şehrin birinde bir mahkeme olacağını haber aldılar ve oraya gittiler.
Davalı ve davacı geldi. Kadı meseleyi dinledi. Adamlardan biri anlattı:
“Efendim, bu kardeşimden tarla satın aldım. Sürerken sabanımın demirine bir şey takıldı. Kazdım, altın dolu bir küp buldum. Küpü götürüp vermek istedim ancak almadı. Tarlayı, altı ve üstüyle sattım diyor. Küp olduğunu bilseydi o paraya satmazdı.”
Öteki adam:
“Efendim, tarlayı altı ve üstüyle sattım. Kısmet onunmuş, toprağın altından çıkan onun.”
Kadı, evlatları olup olmadığını sordu. Birinin temiz bir kızı, diğerinin iyi bir erkek evladı olduğunu öğrendi. Çocuklarınızı evlendirin, altınları düğün masrafı ve çeyiz olarak kullanın diyerek hüküm verdi.
Bir gün başka bir davaya şahit oldular. Davacı derdini şöyle anlattı:
“Bir hafta önce bu kardeşimden bir at satın aldım. Eve götürdüm ancak üç gün sonra at rahatsızlandı. Daha önceden hasta olması mümkün, ben aldıktan sonra da hastalanabilir. Gelip durumu size arz edeyim ki aramızı bulasınız diye düşündüm ancak o gün sizi bulamadım. Şehir dışına gitmişsiniz. Siz geri gelmeden at öldü. Hüküm vermenizi istiyorum.”
Kadı düşündü. Atı satanı suçlayamazdı, alan vaktinde müracaatını yapmıştı. Kendisi vazife yerinde olsaydı davayı karara bağlardı. Suç kendisinindi, atın ücretini cebinden ödedi.
Papazlar İstanbul’a gelince Fatih Sultan Mehmet Han ile bir Hıristiyan arasında dava görüleceğini duydular. Mahkemeye gidip davayı dinlediler. Sultan, bir mimarın elini kestirmiş, mimar da olayı mahkemeye taşımıştı. Mimar ve Fatih ayaktaydılar.
Kadı iki tarafı da dinledi, sonunda Fatih’in elinin kesilmesine hükmetti. Eğer mimar razı olursa diyet ödeyebilir ve eli kesilmekten kurtarabilirdi.
Bir anda beklenmedik bir şey oldu. Fatih, mimara döndü, kendisinden af diledi ve hakkını helâl etmesi için ricada bulundu. Razı olursa elinin diyetini hemen ödeyeceğini beyan etti.
Mimar, bu sözler karşısında şaşırdı. Kadının hükümdar aleyhine karar vermesine çok şaşırmıştı. Sultanın eli kesilirse hiçbir kârı olmayacaktı. Tazminat almaya dünden razıydı. Bizans Devleti ayakta olsaydı böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Müslümanlar dürüst ve adaletli insanlardı. İçi minnet hisleri ile doldu. Bir süre büyülenmiş gibi sessiz bekledi, sonunda kararını verdi ve şahadet getirip Müslüman oldu. Ömür boyu, çoluk-çocuğunun nafakasının temini şartıyla kısastan vazgeçti. Fatih Sultan Mehmet Han cömert bir hükümdardı, mimara fazladan bir ev hediye etti.
Mimar duygulandı, çok memnun oldu, sultanın eline sarıldı, birbirlerine haklarını helâl ettiler.
Dava bittikten sonra Fatih ve Kadı Hızır birbirlerine manalı manalı bakıştılar. Padişah şöyle dedi:
-Eğer bu davada padişah olduğum için bana iltimas etseydin, sana hakkettiğin cezayı verdirirdim.
Hızır Çelebi şöyle karşılık verdi:
-Padişahlığınıza güvenip hükmü tanımasaydınız masamın altında duran şu topuzla başınızı ezerdim. (*)
Papazlar davayı hayranlıkla seyrettiler, şöyle dediler: “Bu Müslümanlar hataları ile dahi hayır işliyorlar.”
İstanbul’un Hıristiyan mahallelerini de merak ediyorlardı, oraları da gezip dolaştılar. Kimse kimseye zulmetmeye cesaret edemiyordu. Şikâyetlerini papazlar hallediyordu, adaletle hüküm veriyorlardı. Haksız hüküm verirlerse davanın kadıya gideceğini ve haksız hükmün kadıdan döneceğini biliyorlardı. Herkes huzur içinde işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip sokaklarda salyalarını akıtamıyor, naralar atamıyorlardı. Hıristiyanların en fakirine bile ev verilmiş, kimse aç ve açıkta bırakılmamıştı. İstanbul’da herkes huzur içerinde yaşıyordu.
Bütün bunları gördükten sonra padişahın huzuruna çıktılar. Gördüklerini bir bir arz ettikten sonra şöyle dediler:
“Bu millet ve devlet, böyle giderse kıyamete kadar devam eder. Böyle bir ahlaka sahip olan insanların dini, elbette Yüce Allah’ın hak dinidir.”
Sonra da şahadet getirip Müslüman oldular.
Devlet adalet üzerinde durur, ahlaklı ve hünerli insanlar devleti yüceltir. Eğitimciler tarihimizdeki iyi örnekleri model göstermeli, devleti ve milleti yüceltecek insanlar yetiştirmelidir.
(*) Fatih’in Kanatları, Yusuf Dursun’un Fatih’i akıcı bir dille anlatan romanı, Nar yayınları arasında çıktı. Fatih’i yetiştiren atmosferi, aldığı eğitimi, fetihlerini ve Allah’ın sevdiği kul olmak için gösterdiği gayreti çok iyi anlatıyor. Özellikle öğrencilere tavsiye ederim. (İrtibat: 0212- 51237 69; www.naryayinlari.com)







