Alnı öpülecek yiğit Ahmet
Ahmet Onay henüz on sekizindeydi, işçi olarak çalışıyor, yarınların bugünlerden daha iyi olacağını ümit ediyordu. Bıyıkları yeni terlemişti, damarlarında kanı delice akıyordu. O gece cep telefonunu bir haber düştü.
“Darbe yapıyorlar, millet sokağa çıkıyor.”
Hemen televizyonu açtı. TRT’de spiker Yurtta Sulh Konseyi bildirisini okuyordu. Canı fena sıkıldı. Başka bir kanala geçti. Cumhurbaşkanı milleti meydanlara çağırıyor, başbakan ordu içinde bir grubun kalkışmasından söz ediyor, milletçe ölümüne direneceklerini söylüyordu.
Hemen abdest alıp giyindi ve sokağa çıktı. Arabasına bindi. Havaalanına gidecekti. Cep telefonuna düşen yeni mesaj, cumhurbaşkanının havaalanına geleceğini duyuruyordu.
TEM otoyoluna düştü, kışladan çıkan tankları görünce kanı beynine sıçradı. Arabasını daha hızlı sürdü, birkaç arabanın önünü kesip tanka yetişmeye çalıştı.
“Bizim Yunanlılar, bizim tankı çalmışlar, cumhurbaşkanımızı öldürmeye gidiyor. Vay alçaklar, vay!..” diye söylendi.
Bir ara fırsatını bulup arabasını tankın önüne sürdü. Yumruğunu camdan çıkardı ve tanka doğru salladı:
“Tayyip Erdoğan’ı size yedirmeyiz!.. Yedirmeyeceğiz!..”
Tank bir manevra ile Ahmet’i kurtardı, yoluna devam etti.
Ahmet peşine düştü, öfkesini alamamıştı. Hızla öne doğru sürdü:
“Ezsene beni, ezsene kahrolasıca!.. Bir yiğit öldü diyeler…”
Yola araba yağmıştı. Tanka yetişmek mümkün değildi; kimi arabaları eziyor kimine dokunup kenara savuruyor kimi kaçıyor… 212’den sonra tanka yetişemeyeceğini anladı. Yol araba ve insan seliydi.
Tank denilen ejderha yaklaşınca insanlar yumruklarını sallıyor ve kenara çekiliyorlardı. Önüne dikilip durdurmaya çalışanlar oluyor, tank yavaşlıyor, insanları korkutup kenara çekilmesi sağlıyor ve yürüyordu. Arabayı yol kenarına bırakan Ahmet tankı kovalamaya devam etti. Yetiştiği yerde yumrukluyor ve tanktakilere bağırıyordu:
“Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz!..”
Havaalanına gelince tanklar yol kenarında mevzi aldı, askeri cemseler yol boyu dizildiler. Havaalanında kapılar tutulmuştu. Hava Harp Okulu’ndan getirilen askerî öğrencilerle alan kuşatılmıştı.
Halk yığılmaya başladı. Eli silahlı hainlerle halk burun buruna geldi.
Bir delikanlı atılıp askerin elindeki G-3’ü kaptı. Asker asılmaya başladı, delikanlı asılıyordu. Zorlu bir savaş başlamıştı. Epey bir çekişmeden sonra silahlar patladı. Delikanlı kolundan yaralanmıştı. Tüfeği bırakmak zorunda kaldı. Askerler, kenara çekilip mevzi aldılar.
Gelen gelip yığıldı. Binlerce kişi… Vakit ilerledikçe yollar ve alan tıka basa insan doldu.
Gözetleme kulesinin işgal edildiği, uçakların iniş ve kalkışlarının durdurulduğu konuşuluyordu. Cumhurbaşkanının uçağı havadaydı ve kulenin kurtarılması gerekiyordu fakat kapılar tutulmuştu, halk ve operasyon yapmak isteyen polisler içeri giremiyordu.
Ahmet, kalabalığı yararak VIP kapısına geldi. Şehit olmayı göze almıştı, memleketi hainlere teslim etmemeye kararlıydı. Ceketini kafasına sardı ve kafayı hızla cama vurdu. Hem kafası hem cam kırıldı. İnsanlar pencereden içeriye akmaya başladı.
Albay Mustafa Kol, emrindeki iki binbaşı, dört üsteğmen, dokuz uzman çavuş, bir başçavuş ve 28 erle kontrol kulesini ele geçirmiş fakat içeri akan insan seli karşısında ne yapacağını şaşırmıştı.
Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan polis şefine emir yağdırdı:
“Cumhurbaşkanının uçağı havada, F-16’lar uçuyor, uçak vurulabilir, kontrol kulesinin mutlaka ve çok acele ele geçirilmesi gerekiyor. Ne yap yap, kuleyi al.”
Polis özel harekât timlerini görünce halk sevinçle alkışladı ve tekbir aldılar. Polis anons yaptı: “Teslim olun, aksi hâlde ateş edeceğiz! ”
Albay ve adamları, yüzbinlerce insan tarafından sarıldıklarını görüyorlardı, çatışmayı göze alamadılar, silah bırakıp polise teslim olmaya mecbur oldular. Saat 2.30’u gösteriyordu.
Cumhurbaşkanı uçağı Dalaman Hava Alanı’ndan sivil tarifeli bir uçağın kodları ile kaldırılmış, Ankara hava sahası güvenli olmadığı için İstanbul’a yönelmişti. Boğaz’da da F-16’lar uçuyor, havalimanı üzerinde sert dalışlar yapıyorlardı, risk büyüktü. Buna rağmen uçak İstanbul istikametini tuttu ve tehlikeye rağmen 3.15’de havaalanına inmeyi başardı.
Türkiye nefesini tutmuş, cumhurbaşkanının mesajını bekliyordu. Havaalanı hınca hınç insan doluydu. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk…
Cumhurbaşkanı yorgun ve gergin fakat cesur adımlarla mikrofona yaklaştı ve heyecanla:
“Milletimizi illerimizin meydanlarına, havalimanlarına davet ediyorum. Kararlılıkla bunların üzerine gideceğiz. Milletime çağrı yapıyorum, meydanlara gelin, bunlara gereken cevabı verelim. Darbecilerin başarılı olamayacağına inanıyorum. Tarihte darbeciler başarılı olmamış, yok olmuşlardır.”
Halk sokaklardaydı, milli iradeye sahip çıktı. Hainlere meydan okudu, onlara meydanları dar etti.
Konuşmadan sonra Ahmet’in yiğitliğini gören Hasan Ceylan, cumhurbaşkanına yaklaştı:
“Cumhurbaşkanım, bir yiğit çocuk var, yaralı, senin adını sayıklıyor.”
“Nerede?”
Cumhurbaşkanı delikanlıyı görmek istedi. İşaret edilen tarafa yöneldi ve yarı baygın bir şekilde odada yatan Ahmet’i ziyaret etti.
O anda Ahmet ela gözlerini açtı. Alnı ve yüzü şişmişti, benzi sapsarıydı.
Cumhurbaşkanını karşısında görünce sevincinden uçacak gibi oldu. Doğrulmak istedi fakat halsizdi, kalkamadı. Heyecanla dudakları kıpırdadı:
“Sana canım feda!..”
Yiğit Ahmet duygu seline kapıldı, güçsüz elleriyle, saygı duyduğu eli tuttu, gözleri buğulandı ve gözyaşları sökün etti.
15 Temmuz gecesi Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Haticeler istikbal ve istiklalimize sahip çıktı, hainlere haddini bildirdi, Çanakkale ruhunu diriltti, çok şükür…
Not: Okuyucularımızın bayramını tebrik eder, onur ve huzurla nice bayramlar yaşamalarını Yüce Mevla’dan niyaz eder; bu milleti tanıyamayan istiklal ve istikbal hırsızlarına ebedi onursuzluk dilerim.







