Trump bölgeyi ateş çemberine almak mı istiyor?
Trump bölgeyi ateş çemberine almak mı istiyor?
AHMET VAROL
Basra Körfezi’nde ABD ile İran arasında varılan mutabakat, adı ateşkes olsa da sahada karşılık bulmuş değil. Nihai anlaşma amaçlı müzakereler zaman zaman gündeme gelse de saldırılar sürüyor.
Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim kavgası bu kırılganlığın merkezinde duruyor. Nitekim İran Devrim Muhafızları, uyarıları dikkate almadığını öne sürdüğü üç petrol tankerini Hürmüz’de hedef aldığını, ayrıca Ürdün’deki bir ABD hava üssünü ve CENTCOM merkezini balistik füzelerle vurduğunu duyurdu. Ortada çöken bir ateşkesten çok, baştan itibaren muğlak maddeler üzerine kurulmuş, temel meseleleri çözmeyen bir mutabakatın çatırdaması var.
Son dönemde gerilimi en fazla büyüten gelişme, Yemen’deki Husi hareketinin çok daha etkili bir şekilde devreye girmesi oldu. Husiler, İran destekli olduğundan onların devreye girmesi çatışmalarda İran’a destek anlamı taşısa da arka planda Arap ülkelerinin daha etkin bir şekilde hadiselere karışmasını isteyen gizli ellerin işine yaraması açısından da endişe verici.
Husiler 20 Temmuz’da Suudi Arabistan’a karşı deniz ablukası başlattıklarını duyurdu. Bu örgütün Babu’l-Mendeb Boğazı’ndan geçişleri engellediğine dair haberler yayılması üzerine sözcüsü boğazın tümüyle kapatıldığı iddialarını yalanlayarak ablukanın yalnızca Riyad’a yönelik olduğunu belirtti. Ancak mesaj açık: İran Hürmüz’ü nasıl bir baskı kaldıracı olarak kullanıyorsa, Husiler de Babü’l-Mendeb’i aynı amaç doğrultusunda kullanmak istiyor. Hürmüz Basra merkezli enerji akışının, Babü’l-Mendeb de Avrupa-Asya ticaretinin ve Süveyş erişiminin en hassas geçidi. İki darboğazın eş zamanlı olarak kullanımının zorlaştırılması ve her ikisinde de güvenliğin ortadan kalkmasına neden olan gelişmeler yaşanması çatışmanın maliyetini bölge sınırlarının çok ötesine taşıyor.
Son dönemde yaşanan tırmanışın son halkası Irak oldu. Suudi Arabistan, ülkenin Doğu bölgesini ve Riyad’daki petrol tesislerini hedef alan İHA’ların Irak topraklarından İran yanlısı milislerce gönderildiğini açıkladı ve CENTCOM ile koordinasyon içinde Irak’taki milis hedeflerini vurdu. Haşdi Şabi, saldırılarda sekiz kişinin öldüğünü, dört kişinin de yaralandığını bildirdi. Bu, bölge ülkelerinin gerginliğin içinde daha aktif bir şekilde fiili olarak yer almasını ortaya koyması açısından endişe verici bir gelişmedir. Bir Arap ülkesi, ABD ile ortak hava harekâtında, İran yanlısı milislerin askeri faaliyetlerine fırsat vermesi gerekçesiyle başka bir Arap ülkesinin toprağını vurmuş ve bunu “meşru müdafaa hakkı” gerekçesine dayamıştır.
Körfez Savaşı’nın başlangıcından itibaren Arap ülkeleri çatışmalarda mesafeli, hatta suskun bir tavır sergilerken bugün doğrudan taraf olmaya çok daha yatkın görünüyor. ABD ve İsrail’in arzuladığı da budur: İran’la hesaplaşmanın yükünü Arap ordularının sırtına yıkmak, bölgeyi “İran tehdidi” ekseninde yeniden hizalamak ve böylece Filistin davasını ve siyonist işgal zulmünü bölge kamuoyunun gündeminden çıkarmak.
Oysa diğer tarafta Filistin’de tablo değişmiyor. İsrail, Gazze’de ateşkesin şartlarına uymuyor; yerinden edilmiş insanların bulunduğu alanlar bombalanıyor, “sarı hat” içinde yıkım sürüyor, yardım ve seyahat üzerindeki kısıtlamalar kalkmıyor. Ateşkesin başladığı 10 Ekim’den bu yana şehit sayısı 1.207’ye ulaşmış durumda. Batı Şeria’da ise el koyma emirleri Cenin’de olduğu gibi yeni bir askerî-sömürgeci altyapıyı güçlendiriyor; Kudüs’te yahudileştirme faaliyetleri kesintisiz devam ediyor.
Peki bütün bunlar en çok kimin işine yarıyor? Enerji koridorlarının kilitlenmesi Arap ülkeleri için ağır bir fatura, İran için yıpratıcı bir kuşatma, küresel ekonomi için ek bir şok anlamına geliyor. Kazanç hanesinde ise iki isim öne çıkıyor: Bölgeyi kendi güvenlik sistemine bağımlı kılan ve silah pazarını genişleten ABD ile, Gazze’deki ihlallerini, Batı Şeria’daki gasbını ve Kudüs’teki ırkçı tasfiye siyasetini bu gürültünün gölgesinde sessizce sürdüren İsrail. Bölgenin parçalanmışlığı, işgalin en ucuz kalkanı olmaya devam ediyor.