Halep’in Eşrefiye, Şeyh Maksud ve Beni Zeyd mahallelerinde yaşananlar gösterdi ki, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG/SDG nin yıllardır dillendirdiği söylemlerle oluşturmaya çalıştığı politik ve askerî algının, sahada gerçekçi bir karşılığı bulunmamaktadır.
Av. YURDAL KILIÇER
Halep’te yaşananlar PKK’nın Suriye kolu YPG/SDG tarafından askerî kapasitesine ilişkin yıllardır dolaşımda tutulan “200 bin kişilik ordumuz var” söylemiyle Suriye’ye ve Türkiye’ye açık bir tehdit dili ile oluşturulmaya çalışılan şeyin yani rakamsal büyüklük iddialarının fiilî askerî kapasiteye değil psikolojik üstünlük kurmaya dönük ; dış destek algısı ile birlikte caydırıcılık amaçlı manipülatif söylemler olduğu da böylece ortaya çıkmış oldu. Özellikle ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı aktörlerden gelen örtük teşvikler, bu yapının kendisini olduğundan daha güçlü görmesine ve göstermesine neden olmuştur. YPG’nin uzun yıllardır fiilî işgali ile kontrolünde tuttuğu mahallelerin Suriye ordusunun yalnızca birkaç günlük sınırlı operasyonunda dahi tüm foyalarının sapır sapır ortaya dökülüyor olması uzun süredir “dokunulmaz” algısı oluşturulmaya çalışan bu yapının, ciddi askeri operasyonel devlet kapasitesi ve kararlılığıyla karşı karşıya kaldığında ne kadar hızlı çözülebildiğini ortaya koymuştur.
Halep’te birkaç gün içinde çözülen tablo, göstermektedir ki gerçek hakimiyet sahadaki direnç seviyesi, çoğu zaman örgütsel yapıdan siyasi kararlılık, operasyonel kapasite ve toplumsal meşruiyet zeminiyle doğrudan ilişkilidir; bir terör örgütünün bir bölgedeki alan kontrolü ne kadar sürerse sürsün bu durum hiç bir zaman gerçek bir güç anlamına gelmemektedir. Buradan çıkan bir diğer sonuç, yabancı devletlerin sağladığı desteğin silahlı bir terör örgütü olsan dahi sana kalıcı bir güvenlik garantisi sunmadığıdır. Çünkü uluslararası destekler ilkesel değil, konjonktüreldir. Devletlerin kalıcı müttefikleri yoktur, çıkarları vardır. Hele hele Devletler bir örgüt ile onları menfaatleri için kullanmak dışında hiç mi hiç ittifak kurmazlar. PKK/YPG Terör örgütü gibi taşeron maşa olarak kullanılmaya elverişli örgütlerini destekleyen aktörler, çıkar dengeleri değiştiğinde, bu kullanışlı maşaları hızla yapayalnız ortada bırakırlar. Hiç bir zaman yabancı devlet desteğinin kalıcı bir güvenlik garantisi olamaz. Uluslararası ilişkilerde ilkesel sadakat değil, çıkar vardır. Devletler, silahlı örgütlerle gerçek bir ittifak kurmaz; onları belirli konjonktürlerde kullanır. Çıkar dengeleri değiştiğinde, taşeron olarak sahipleri adına vekalet savaşı yürüten bu yapılar hızla yalnızlaşır. Halep’te yaşananlar, dışa bağımlı stratejilerin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça göstermiştir.
Terör örgütü YPG/SDG’nin Halep’te yaşadığı hezimet, İsrail’e ya da başka dış aktörlere güvenilerek kurulan denklemlerin, bölgenin sosyolojisini, tarihsel hafızasını ve devlet reflekslerini yeterince hesaba katmayan, dışa bağımlı stratejilerin hiç bir gerçekçililiğinin olmadığını bir kez daha göstermiştir.
Bu tür şeyler, örgütlere destek veren dış aktörler açısından geçici kazanımlar üretse bile, kullanılan terör örgütleri açısından çoğu zaman ağır ve telafisi zor sonuçlar doğurmaktadır.
Bu bağlamda, operasyonlar devam ederken Barzani ile telefon konuşmasında Suriye Cumhurbaşkanı Şara’nın verdiği “Kürtler Suriye’nin asli unsurudur” mesajı ayrıca dikkatle okunmalıdır. Bu söylem, etnik kimlik ile silahlı yapılar arasına bilinçli ve stratejik bir mesafe koymaktadır. Devletin hedefinin Kürt halkı değil, silahlı ve gayrimeşru yapılanmalar olduğu açıkça vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, terör örgütü PKK/YPG/SDG’nin uzun süredir sürdürdüğü kendisini Suriye Kürtlerinin“tek temsilcisi” olduğu iddiasının geçersiz olduğunu; Kandil merkezli terörist yapıların bilinçli şekilde oyun dışı bırakılarak denklemin dışına atılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu noktada, ABD eski Özel Harekât Komutanı Raymond E. Thomas’ın (YPG’nin PKK olduğu yönündeki Türkiye itirazları karşısında çözümün gerçeği düzeltmek değil, tabelayı değiştirmek olduğunu bizzat kendisi ifade etmiştir. “Suriye Demokratik Güçleri” ismi ve özellikle “demokratik” kelimesi, bir meşrulaştırma operasyonunun parçası olarak tercih edildiğine yönelik) itirafı ayrıca anlam kazanmaktadır. Yani üniforma değişmiş, isim değişmiş; ancak kadrolar, ideoloji ve hiyerarşi aynen korunmuştur. Bu durum, SDG’nin bir meşru yapı olmadığının, PKK’nın Suriye’deki makyajlanmış yüzü olarak kurgulandığının kabul etmek demektir. Dış aktörlerin kışkırtmaları, tahrikleri ve yönlendirmeleri ile PKK/YPG/SDG tarafından özerklik konusunda sürdürülen ısrarın sahadaki ve bölgesel dengelerle uyumlu olmadığı gerçeği artık açık biçimde görülmektedir. Bu yöndeki politikalar, çatışma riskini azaltmak yerine artırmakta; siyasi çözüm ihtimalini zayıflatmaktadır. Silahlı dayatmalar ve aşırı taleplerle kalıcı ve meşru bir düzen kurulamaz. Bu gelişmelerin Türkiye’de yürütülen “Terörsüz Türkiye” süreci açısından da önemli sonuçları bulunmaktadır. Türkiye içinde ve çevresinde terörle mücadelenin yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasî ve psikolojik bir boyutu olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Terörsüz Türkiye sürecinin en kritik unsurlarından biri, terör örgütü ile Kürt kimliği arasına net bir ayrım koyabilmektir. YPG/SDG’nin Halep’te düştüğü hal, silahlı dayatmaların sürdürülemezliğini daha görünür hâle getirmiştir.. Bu da Terörsüz Türkiye hedefi açısından stratejik bir avantajdır. Türkiye’nin ve bölgenin terörden arındırılarak bölgesel barışı sağlamak amacına hizmet etmesi hedeflenen 10 Mart mutabakatı ile Terörsüz Türkiye Projesi’nin birlikte değerlendirilmesi gerektiği de tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır. Güvenlik ve hukuku birlikte ele alan, silahlı yapıların alanını daraltırken sivil siyaseti güçlendiren bu yaklaşım; kısa vadeli güvenlik reflekslerinin ötesinde, kalıcı çözüm ihtimalini güçlendirmektedir. Bu zeminin sabote edilmesi, yalnızca Türkiye için değil, bölge genelinde daha derin ve uzun süreli krizlerin önünü açacaktır. Bu iki zemin, çatışmayı derinleştiren güvenlikçi reflekslerin ötesinde, ortak inanç, ortak tarih, ortak kültür paydasında birlikte yaşamın mümkün olabileceğini göstermesi bakımından önemli bir fırsat sunmaktadır. Kısa vadeli taktik hesaplarla bu zeminin sabote edilmesi, uzun vadede yalnızca bölgeyi değil, tüm tarafları daha ağır maliyetlerle karşı karşıya bırakacaktır. Son 200 yıldır başta İngiltere-ABD ve diğer küresel emperyalist devlet ve diğer çıkar amaçlı güç odaklarının bölgede aşırı uçları besleyen ve fay hatlarını derinleştirmeyi amaçlayan kışkırtmaların varlığı da göz ardı edilmemelidir.
Özellikle son yıllarda YPG/SDG üzerindeki Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Ortadoğu projesine yönelik İsrail kaynaklı kışkırtma ve yönlendirmeler, yerel halkların güvenliğini veya refahını değil, dış aktörlerin stratejik çıkarlarını öncelemektedir. Gerilimi tırmandıran bu senaryoların kazananı olmaz ancak tarih bize göstermiştir ki kaybedeni her zaman bölge halkları olmuştur. Kürtler, Araplar ve Türkler bu coğrafyanın asli unsurlarıdır. Ortadoğu halkları arasındaki tarihsel, sosyal ve kültürel bağlar; dış merkezli projelerden, geçici ittifaklardan ve abartılı güç anlatılarından çok daha güçlüdür. Sağlıklı, kalıcı ve adil bir gelecek, bu gerçekliği merkeze alan; güvenlik, hukuk ve ortak akıl, ortak tarih, ortak din, ortak kültür ortak gelecek temelinde şekillenen bir siyasal anlayışla mümkündür.