• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Jakoben zihniyetin son çırpınışları: Laik atak!

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:
Jakoben zihniyetin son çırpınışları: Laik atak!

Türkiye’de aydın krizi devam ediyor.

YURDAL KILIÇER

Türkiye’de gündemin çok hızlı değiştiği söylenir ama bazı konular vardır ki, on yıllardır adeta kabak tadı verircesine ısıtılıp ısıtılıp ortaya konulur. Jakoben elitist bir kesimin kronikleşen Laik Atak sorunu bu konuların başında gelir. Bir söz, bir imza metni, bir röportaj ile birden bire kamuoyunun önüne konulur.
Bu durumun temel nedeni ise bir kesimin bir türlü üzerinden atamadığı derinlerinde yer edinmiş çarpık zihniyetleridir.

Geçtiğimiz hafta içi Orhan Pamuk, tüm Dünya Epstein rezaleti üzerinden Batı’nın kirli, karanlık ve iğrenç yüzünü konuşurken “bütün orta doğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de biraz var” diyerek, içinde yetiştiği kültürü, coğrafyayı, toplumu aşağıladı.

“Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlığıyla aralarında Korkut Boratav, Merdan Yanardağ, İlhan Cihaner, Ayşe Kulin ve Rutkay Aziz gibi isimlerin bulunduğu kendine aydın- sanatçı diyen 168 kişiden oluşan bir grup kişi bildiri yayınladı. Tam da Ramazan ayı öncesi yayınlanan bu bildiri bir kez daha gündeme “aydın–toplum” tartışmasını getirdi.


 

Mesele ne yalnızca Pamuk’tur, ne de yalnızca laiklik bildirisi. Mesele yaklaşık 200 yıldır Türkiye’de aydının kendi toplumuna nasıl mesafeden baktığıdır.

İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’un bir kitabına yönelik, “namazın saati değil vakti olur; caminin balkonu değil şerefesi vardır” eleştirisi yapmıştı bir zamanlar. Aslında bu eleştiri basit bir terminoloji meselesi değildi. Bu, kendisine aydın diyen bir grup kişiye yönelik kültürel yabancılaşma, kültürel hafıza kaybı eleştirisi idi.

Bir toplumun kavram dünyasını doğru kuramayan entelektüel, o toplumu temsil iddiasında bulunabilir mi? Çünkü temsil yalnızca aynı dili konuşmakla olmaz, temsil toplumun kültürüne, değerlerine vakıf olmayı, saygı duymayı kabullenen zihniyetle mümkün olur ancak.

Jön Türk’lerden bu yana Türkiye’de bir kesim Batıperest aydın, toplumu güdülecek sürü olarak görerek; topluma yukarıdan bakmayı eleştirellik zannetmiştir. Oysa eleştiri içeriden yapılırsa ıslah eder; dışarıdan yapılırsa teşhir eder.

Bildiri metninde, “Laikliği savunuyoruz, şeriatçı dayatmayı reddediyoruz” diyorlar. Peki Türkiye gerçekten şeriatçı bir kuşatma altında mı? Sosyolojik verilere bakarsak bu hiç de gerçekçi bir şey değil.


 

Aslında bildirinin nedeni gericilik ya da şeriat korkusu değil. Bu bildiri kendi tarihine, kendi kültürüne, kendi coğrafyasına, kendi insanına, kendi toplumuna ve toplumun değerlerine yabancılaşmanın ifadesidir. Çünkü bildiriyi imzalayanların zihin dünyasında İslam çağdışılık, gericilik olarak; laiklik de İslam karşıtlığı olarak kodlanmıştır.

Fakat kullanılan bu dil, Türkiye için bir travma olan gerçek bir korkuyu tetiklemektedir. Bu ülkede 28 Şubat Süreci yaşandı. On binlerce insanın okulundan, işinden atıldığı, başörtüsü yasağı ile binlerce genç kızın hayallerinin yıkıldığı, katsayı garabeti ile insanların gelecekleri üzerine kısıtlamalar yapıldığı, kamusal alan safsatası ile toplumsal hayata ipotek konulmaya çalışıldığı günler hafızada hâlâ capcanlı. Dolayısıyla laiklik söylemi, milletin dindar kesimi için dini hayatı baskılayan bir ideoloji olarak algılanıp, inançları ve yaşam tarzlarına ilişkin alarm üretmektedir.

Türkiye’de, Batılı yaşam tarzını kutsayan Batıperest diyebileceğimiz çevrelerin temel zaafı, aydın, sanatçı, çağdaş, entellektüel olarak evrensel olmak, evrensel düşünmek ile Batı yalakalığı yapmayı birbirne karıştırmaktır. Oysa ki; Yerli olmadan evrensel olunmaz.


 

Elbette yerli olmak da içine kapanmak değildir. Ancak kendi toplumunu, toplumsal değerlerini, milletini “Pislik- Gericilik” gibi kelimeler ile nitelendirmek bir aydın, sanatçı ya da entelektüelin eleştirel cesareti değil, esasen aidiyet sorunudur.

Bir aydın gerektiğinde kendi toplumunu eleştirebilir, hatta eleştirmelidir de.

Ama bunu yaparken toplumun inanç dünyasını, değerlerini aşağılarsa; bu fikir, düşünce olarak kabul edilemez. Bu ancak ve ancak kabuk tutmayan yaraları deşmek, toplum içinde kırılmaya elverişli fay hatları oluşturmaktır.

Laik-dindar gerilimi sokakta, mahallede, iş yerinde çoktan aşılmış ve insanlar bir arada yaşamanın formülünü gündelik hayatta bulmuştur. Bu manada toplumda bir çatışma ve kavga yoktur. Asıl kavga ve çatışma, kendini toplumdan, milletten üstün gören birtakım jakoben elitlerin dilindeki sertlikte ve kürsülerdeki kavgada yaşanmaktadır. Toplumu tek tip bir kalıba sokmak jakoben bir faşizmdir.

Bu jakoben-faşistler şunu artık anlamak zorundadır; .u ülke ne sadece laiklerden ne de sadece dindarlardan ibarettir; Türkiye’nin asıl gücü farklılıkları ile bir arada yaşama sorunu olmayan o sağduyulu büyük çoğunluktadır.


 

Laiklik üzerinden korku üretenler de, dindarlık üzerinden tahakküm dili kuranlar da aynı hataya düşüyor:

Ve Türkiye toplumunu homojen zannediyorlar. Oysa bu ülke ne tek tip laiklerden ne de tek tip dindarlardan oluşmaktadır.

Bu ülkenin ihtiyacı; inançlı insanı tehdit görmeyen, laikliği de düşmanlaştırmayan, toplumunu aşağılamadan eleştirebilen bir entelektüel ahlâktır. Topluma güven vermek yerine toplumu aşağılayan, hizaya çağıran zihniyet değildir.

Türkiye için asıl tehlike, bin yıldır farklılıkları ile bir arada yaşayan sıradan insanlar değil, kendini toplumdan üstün gören, toplumu hizaya sokulacak sürü olarak gören her tür zihniyettir.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23