• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu
TÜM YAZILARI
17 Ocak 2020

Yatay mimari, mahalle ve mahalle kültürü

Bize Batı’dan geçen “dikey mimari”nin insana zararları ortaya çıktıktan sonra, devlet “yatay mimari”ye dönme kararı aldı ve yeniden “Osmanlı tipi mahalle”ler inşa etmeye başladı…

“Zararın neresinden dönülse kâr”dır! İnşallah çok geç değildir.

Bilirsiniz: Eskiden, mahalleler cami ve mescidlerin çevresinde kurulur, kıbleye dönük evlerden oluşan bu mahallelerde, “kıble yürekli” insanlar yaşardı.  

 “Külliye”, yani “yaşam merkezi” (bu tanımlama şimdi AVM’ler için kullanılıyor) olarak inşa edilen büyük camilerin çevresinde “beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” emri istikametinde gelişen hayatın vazgeçilmezleri olarak mektep, medrese ve kütüphane; “temizlik imandan gelir” anlayışının ürünü olarak hamam-şadırvan, çeşme; “infak” (yardımlaşma) ahlâkının yansıması olarak imaret, hastane ve misafirhâne, v.s. (sosyal tesisler) yer alırdı…

Bu tesislerin etrafında ise bedesten, bakkal, manav, kavaf (ayakkabıcı), terzi, manifaturacı, aktar, züccaciye, bakırcı, kahvehane, v.s. bulunurdu… 

Yakın mahallelerde oturanlar aynı camide namaz kılar, aynı dükkânlardan alışveriş eder, aynı berbere tıraş olur, aynı terziye elbise, aynı kavafa ayakkabı ısmarlar, bu yüzden sık sık görüşür, sağlam dostluklar kurulurdu.

Bu bağlamda “mahalleli” birbirini gözetir, sever ve sayardı. 

Merkezinde “Beytullah” (Allah’ın evi) olan mahallelerde oturanların hem yüreğinde, hem de gündeminde “Allah” vardı. 

Yaşanan mekânın (evlerin) mimarisi insanla doğrudan ilişkilidir: Maksat mekânı kutsamak değil, insanın kudsiyetinden mekânı hissedar etmektir.

Mahalle esnafı sadece “esnaf” değildi: Aynı zamanda “eşraf” (sözü dinlenen, önder kişiler) ve “ekâbir”di (görgü ve faziletçe büyük). Mahallenin ahlâkı, disiplini, düzeni, güveni, huzuru onlardan sorulurdu (şimdi aynı işi MOBESE kameraları aracılığıyla yapmaya çalışıyoruz, lakin yetmiyor). Hemen herkesi yakından tanırlar, komşularının sorunlarıyla ilgilenirler, kimin oğlu/kızı evlenecek, kimin oğlu sünnet olacak, kim askere gidecek, kim askerden dönecek, kimin hastası var, kimin gelini hamile, kimin işleri kötü gidiyor bilir, her anlamda yardımcı olmaya çalışırlardı…

Mahalle esnafı, “besmele” ile dükkânlarını kapattıktan sonra, “mahalle kahvesi”ne uğrar, gün içinde mahallede olup bitenleri konuşur, her olumsuzluğu tartışır, tedbirler düşünür, ertesi gün yine “besmele” ile dükkânlarını açmak üzere vedalaşıp evlerine giderdi.

Kahvehanelerde çay ve kahve eşliğinde yapılan sohbetler doyumsuzdu: Eşraf masanın etrafında halka olur, gençler dış halkayı oluşturur, konuşulanlardan “feyiz” (kültürel gelişmeyi de kapsayan manevi haz, mutluluk, iç huzuru) almaya çalışırlardı.

Kahvehaneler, Yirminci Yüzyıl ortalarına kadar “olgunlaşma merkezleri” gibiydi. Mahallede oturan edebiyatçılar, düşünürler, bilim adamları da kahvehaneye gider, fikir ve düşüncelerini paylaşırlardı. 

Gençler de bu sohbetlerden hissedar olurdu: Ufukları genişler, olgunlaşırlardı.

İstanbul’un meşhur kahvehaneleri (kıraathane) Beyoğlu, Bayezid, Şehzadebaşı ve Babıâli’deydi. Küllük (Bayezid’de), İkbal (Nuruosmaniye’de) ve Meserret (Babıâli’de) gibi kıraathanelere ben de yetiştim.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfat Ilgaz, Abidin Dino, Peyami Safa, Neyzen Tevfik, İlhan Berk,  Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Reşat Nuri, Abdülbaki Gölpınarlı, Necip Fazıl, Tarık Buğra, Faruk Nafiz ve Ahmet Kabaklı gibi dönemin tanınmış isimleri, şair ve yazarları sık sık buraya gelip sohbet ederler (sadece bazılarına yetiştim), edebiyatın yanı sıra ülke meselelerin de tartışırlardı (eskiden dergâhta yapılan sohbetlerin yerini, benim gençlik yıllarımda kahvehane sohbetleri almıştı).

Bu sohbetlerin vazgeçilmezi çay ve kahve idi. Bazen kahveye, bazen çaya övgüler düzer, “Ehl-i keyfin keyfini ne tazeler?/ Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler”…

Veya; “Çay bardakta dîde-efrûz olmalı/ Lebrîz ü lebreng ü lebsûz olmalı” gibi, anlamlı mısralar döktürürlerdi.

Anlamı: “Çay, tortusuz gözyaşı berraklığında, dudak renginde, dudak sıcaklığında olmalı”…

Buna “çay içmenin şerait-i selasesi” (üç şartı) denirdi. 

Buna bir de “leb-sâz olmalı” diye ekleme yaparak şartları dörde çıkaranlar vardı ki, “leb-sâz”, “ağızda hafif buruk bir tat” anlamına gelirdi.

Kısacası eskilerimiz, hayatın tadına vara vara yaşarlardı. 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Dürüst

Yazınızı beğendim
  • Yanıtla

seyit

Hocam milli geliri 2000-3000 doların altındaki her ülkede mahalle mahalleli kavramı olabilir ama üstünde bir kişi başı milli gelire sahip ülkelerde böyle bir kültürün varlığını sürdürmesi mümkün değil. Çünkü herkesin evinde iki tv iki otomobil varken komsuyu bırakın akrabalar arası ilişkiler bile zayıfladı. Yani eskisi gibi ekini zeytini tütünü pancarı vb.lerini 5-10 km yaya yürüyerek imece yaparak mecburi dayanışma ortadan kalktı. Artık köy mevlütlerinde bile tütsü ile şerbet dağıtılmasına bile kimse kıymet vermiyor.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı