• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu
TÜM YAZILARI
14 Ocak 2020

İnsan, sanat, edebiyat

Sanat ve edebiyat baktığını görmek, gördüğünü dü­şünmek, düşündüğünü idrak etmek ve Sani-i Zülcelâle ulaşmak içindir: Hem Allah’tan insana, hem de insandan insana bir ikramdır. Öyleyse sanat-edebiyat söz konusu olduğunda önce insanı ele almak lazım.

Rahmetli annem, aynaya her bakışında şükrederdi...

Bir gün neye şükrettiğini sordum. “İnsan olarak yara­dılışıma” dedi.

O zaman şaşırmıştım. Çünkü sadece insan olarak ya­ratılmış olmanın bize verilmiş büyük bir İlahî armağan olduğunu düşünemeyecek kadar küçüktüm.

Çok sonra anladım ki, Allah, başka hiçbir sanat eseri vücuda getirmeyip yalnızca insanı yaratsaydı, muhteşem sanatına hiçbir noksanlık gelmeyecekti. Zira insan, gerek fiziki yapısı, organik bağlantıları, gerekse sevgi, şefkat, düşünce, şuur ve akıl gibi ruh yapısı açısından tam bir sanat şaheseridir: Cennet müjdelisi bir “ebedi âbide”dir.

Kur’an: “Lakad halaknal-insane fî ahseni takvim” ifadesiyle, ayrıca insanı “Ekmel varlık”, “Eşref-i mahlû-kat” saymasıyla, gerçekten âbideleştiriyor: İman ve ubudiyet şartına bağlı olarak da “âlâ-yı illiyyin”e yükseltiyor.

Esfel-i safiline düşmek de insanın kendi ihtiyarına, kendi iradesine bırakılmış.

Yani insan isterse meleklerin üstünde bir makama aday olabilir yahut kendi varlığını inkâr demek olan Al­lah’ı inkâr ile esfel-i safiline düşebilir. Tercih insana ait.

İhtimal bu sebeple Hazret-i Mevlâna, “İnsan önce ken­disini okumayı öğrenmeli” demiştir.

Sanat-edebiyat da aslında bunun içindir.

Ben, kendisini okumayı, kendisini yazmayı becereme­yen sanatçının, kâinattaki muhteşem sanatı idrak ede­meyeceğini, bunu idrak edemeyenin ise sanat-edebiyat yapma iddiasının gevezelikten, abuk-sabukluktan ibaret kalacağını düşünüyorum.

Hugo, Dostoyevski, Sheakspaire, Mozart, Bach, Geothe gibi edebiyatçıların ve sanatçıların muvaffakiyet sırrını da, insanı keşfetmelerinde arıyorum.

Edebiyatçının ve sanatçının, insan olarak önce kendi varlığında mündemiç sanatı fark etmesi, bütün boyutla­rıyla kendini incelemesi, irdelemesi, kavraması, insanda mükemmele ulaşan İlahî sanatı keşfetmesi lâzım. Çünkü insan, bütün sanatları gölgeleyen muhteşem bir “sanat âbidesi”dir.

İnsan denen ebedi abidenin içine dercedilmiş muhte­şem sanatın Saniini, yani sanatkârını inkâr etmek ise, in­sanın kendi kendisiyle birlikte bütün insanları ve bütün kâinatı inkâr etmesi demektir.

O zaman da sanat, sanat olmaktan çıkar, “abesle işti­gal” haline gelir.

Buraya kadar söylemeye çalıştıklarım tabii ki Kur’ân’daki insanla ve o insanın hayata bakışıyla ilgilidir.

Sanatçımız bu noktada derinleşeceğine Batıyı taklide yönelmiştir. Dramımızın bamteli budur.

Oysa Batı farklı bir din, farklı bir tarih, farklı bir coğ­rafya, farklı bir kültür ve medeniyet...

Açıkçası Batı, farklı bir dünya...

Bu dünyanın insana bakışı da, hayatı yorumlayışı da kendine göre. İslâm tefekkürünün “yardımlaşma” olarak gördüğü hayat, Batı felsefesinde “mücadele”dir. İslâm’ın “Eşref-i mahlukat” saydığı insan, Batı’da “Düşünen hayvan”dır: Darwin, insan ruhuna maymun postundan kaftan bi­çiyor!

Ve sanat dâhil, her şey bu çerçevede biçimleniyor. Biz de, sanat-edebiyat dâhil, her şeyimizle Avrupa’yı taklide çalışıyoruz...

Ötesine yarın bakarız...

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

cemal

İnsan, yüksek duygularla donanmış, fazilete istidatlı, ebediyete meftun bir varlıktır. En sefil görünen bir insan ruhunda dahi ebediyet düşüncesi, güzellik aşkı ve fazilet hissinden meydana gelen gök kuşağı gibi bir iklim mevcuttur ki, onun yükselip ölümsüzlüğe ermesi de, mahiyetindeki bu istidatların geliştirilip ortaya çıkarılmasına bağlıdır. İnsanın insanlığı, fânî olan hayvânî cesedinde değil, ebediyete meftun ve âşık olan ruhunda aranmalıdır. Bu itibarladır ki o, ruhuyla ihmale uğrayıp, sadece bedeniyle ele alındığı zamanlarda, kat'iyen doyma noktasına ulaşamamış ve hiçbir zaman tatmin edilememiştir. En talihli ve mesut insan, vicdanı hep ötelerin aşk ve iştiyakıyla sermest olan insandır. Bedenin sınırlı, dar ve boğucu zindanında ömürlerini geçirenler, saraylarda dahi olsalar, zindanda sayılırlar. Her insanın ilk ve en birinci vazifesi, kendini keşfedip tanıması ve bu sayede aydınlanan mahiyet adesesiyle dönüp Rabbine yönelmesidir. Kendi mahiyetini tanıyıp bilmeyen ve Yüce Yaratıcısıyla münasebet kuramayan bahtsızlar, sırtlarında nasıl bir hazine taşıdıklarını bilemeyen hamallar gibi yaşar ve hamallar gibi göçer-geçer giderler. İnsan, zâtında âciz bir varlıktır ama, Kudreti Sonsuz'a dayanması sayesinde, fevkalâde bir iktidara malik olduğu da bir gerçektir. Evet o, Kudreti Sonsuz'a dayandığı içindir ki, damla iken çağlayan, zerre iken güneş ve bir dilenci iken sultan olur. İnsan, varlık ve hâdiseler kitabıyla içli dışlı olup, onunla bütünleştiği ölçüde gönül dünyasında hikmet parıltıları belirir. Bu sayede o, özünü tanır; mârifetullaha erer; sonra da gider, Allah'a vâsıl olur. Elverir ki, düşünce planında gerçekleştirilmek istenen bu seyr ü seyahat, ilhad ve inkâra bağlanmış olmasın. Hakikî insanlar, diğer canlılarla aralarındaki müşterek hareketleri, nesil ve türlerini devam ettirme istikametinde, bir vazife şuuruyla ve zaruret sınırları içinde yerine getirirler. Ölçüsüzce bedenî hazlarına kapılıp gidenler ise, başka varlıklarla aralarındaki mesafeyi daraltmış ve insanî sınırları zorlamış olurlar.
  • Yanıtla

mustafa

San'at, terakkinin ruhu ve duyguları inkişaf ettiren yolların en önemlilerindendir. Bu yolu kullanma fırsatını kaçıran bahtsız istidâtlar, bütün bir hayat boyu, tıpkı meflûç insanlar gibi, bir yanları hep ölü olarak yaşarlar. San'at, gizli hazineleri keşfedip açan sihirli bir anahtar gibidir. Onunla açılan kapıların arkasında fikirler sûret urbası giyer; hayaller de âdeta cisimleşir. İnsanları denizlerin sonsuzluk ve derinliklerinde, semâların yükseklik ve maviliklerinde dolaştırıp seyahat ettiren bir düşünce üveyki varsa o da san'attır. San'at sayesinde insan, yerlerin ve göklerin enginliklerine yelken açar, zaman ve mekân üstü duyuşlara ve sezişlere ulaşır. Beşer hissiyatını muhafaza ile, her lâhza o hissiyata hedeflerin en yükseklerini gösterip, hassas ruhları derinlikten derinliğe sevkeden âmillerin başında san'at gelir. San'at olmasaydı, insanın müdahale ve ihtırâ dünyasında hâlihazırdaki mevcut güzelliklerin hiçbirini göremeyecektik. Ve o âteşîn san'atkâr ruhlar da, bütün tasarı, plân ve tasavvurlarıyla toprağa gömülüp gideceklerdi... İnsanoğlunun iç derinliklerini tasvir eden en birinci levha san'attır. Evet, san'at sayesindedir ki, en derin duygu ve düşünceler, en çarpıcı tespitler, en içli arzular, bir plâğa kaydediliyor gibi kaydedilmiş ve âdeta ölümsüzleştirilmişlerdir. San'atın imana refâkati sayesinde değil miydi ki, bu muhteşem dünya şaha kalkmış mâbetleri, şehâdet parmakları gibi öteleri gösteren minareleri, her biri başlı başına birer mesaj sayılan, mermerlerin alınlarındaki mübarek desen ve motifleri, çeşit çeşit hat san'atları, pırıl pırıl tezhipleri, solmayan işlemeleri ve kelebek kanatları kadar güzel nakışlarıyla, seyrine doyulmayan bir güzellikler galerisi hâline gelmişti. Gerçek ilim, san'atla kendini gösterir. San'at adına ortaya herhangi bir eser koyamamış birinin, öyle çok fazla şey bileceği de söylenemez. İnsan melekelerinin canlılığı, san'at ruhuyla çok alâkalıdır. San'atsız bir insan, ölü olmasa da, diri de sayılmaz. San'atkâr ruhlarca geçerli olmayan, itibar ve revaç bulmayan bütün san'at gayretleri, şekille ruhu birbirinden tefrik edememeden kaynaklanmaktadır. San'at adına bir esere itibar ve teveccühün, onun zâtından ziyâde, ruhundaki san'at ve maharete ait olduğunda şüphe yoktur. Demiri altından, bakırı bronzdan daha kıymetli yapan san'attır. Evet, san'at sayesinde en kıymetsiz madenler, altın, gümüş ve elmastan daha kıymetli hâle gelirler. Düşünce çizgimizdeki bütün güzel san'atlar, mübarek san'atkâr ruhların insanlığa ölümsüz armağanları olduğu gibi, vaktimizi bize bildiren saatten, güçsüzleştiği zaman gözlerimize güç kazandıran gözlüklere; uzak mesafeleri yaklaştıran telsiz ve telefonlardan, dünyanın dört bir yanındaki sesleri, sûretleri celbedip oturduğumuz odaya aksettiren televizyonlara; bizleri bir yerden bir yere taşıyan tren, otobüs ve tayyarelerden, mekik ve fezâ gemilerine kadar insanlık için huzur ve refah vesilesi sayılan bütün vasıtalar da, yine san'ata açık bu ince ruhların eserleridir. San'ata kapalı bütün ruhlar, varlıkları-yoklukları birbirine denk; kendilerine, ailelerine, milletlerine yararlı olmayan, hatta zararlı olabilen bir kısım kuru kalabalıklardan ibarettirler.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23