İnsan, sanat, edebiyat
Sanat ve edebiyat baktığını görmek, gördüğünü düşünmek, düşündüğünü idrak etmek ve Sani-i Zülcelâle ulaşmak içindir: Hem Allah’tan insana, hem de insandan insana bir ikramdır. Öyleyse sanat-edebiyat söz konusu olduğunda önce insanı ele almak lazım.
Rahmetli annem, aynaya her bakışında şükrederdi...
Bir gün neye şükrettiğini sordum. “İnsan olarak yaradılışıma” dedi.
O zaman şaşırmıştım. Çünkü sadece insan olarak yaratılmış olmanın bize verilmiş büyük bir İlahî armağan olduğunu düşünemeyecek kadar küçüktüm.
Çok sonra anladım ki, Allah, başka hiçbir sanat eseri vücuda getirmeyip yalnızca insanı yaratsaydı, muhteşem sanatına hiçbir noksanlık gelmeyecekti. Zira insan, gerek fiziki yapısı, organik bağlantıları, gerekse sevgi, şefkat, düşünce, şuur ve akıl gibi ruh yapısı açısından tam bir sanat şaheseridir: Cennet müjdelisi bir “ebedi âbide”dir.
Kur’an: “Lakad halaknal-insane fî ahseni takvim” ifadesiyle, ayrıca insanı “Ekmel varlık”, “Eşref-i mahlû-kat” saymasıyla, gerçekten âbideleştiriyor: İman ve ubudiyet şartına bağlı olarak da “âlâ-yı illiyyin”e yükseltiyor.
Esfel-i safiline düşmek de insanın kendi ihtiyarına, kendi iradesine bırakılmış.
Yani insan isterse meleklerin üstünde bir makama aday olabilir yahut kendi varlığını inkâr demek olan Allah’ı inkâr ile esfel-i safiline düşebilir. Tercih insana ait.
İhtimal bu sebeple Hazret-i Mevlâna, “İnsan önce kendisini okumayı öğrenmeli” demiştir.
Sanat-edebiyat da aslında bunun içindir.
Ben, kendisini okumayı, kendisini yazmayı beceremeyen sanatçının, kâinattaki muhteşem sanatı idrak edemeyeceğini, bunu idrak edemeyenin ise sanat-edebiyat yapma iddiasının gevezelikten, abuk-sabukluktan ibaret kalacağını düşünüyorum.
Hugo, Dostoyevski, Sheakspaire, Mozart, Bach, Geothe gibi edebiyatçıların ve sanatçıların muvaffakiyet sırrını da, insanı keşfetmelerinde arıyorum.
Edebiyatçının ve sanatçının, insan olarak önce kendi varlığında mündemiç sanatı fark etmesi, bütün boyutlarıyla kendini incelemesi, irdelemesi, kavraması, insanda mükemmele ulaşan İlahî sanatı keşfetmesi lâzım. Çünkü insan, bütün sanatları gölgeleyen muhteşem bir “sanat âbidesi”dir.
İnsan denen ebedi abidenin içine dercedilmiş muhteşem sanatın Saniini, yani sanatkârını inkâr etmek ise, insanın kendi kendisiyle birlikte bütün insanları ve bütün kâinatı inkâr etmesi demektir.
O zaman da sanat, sanat olmaktan çıkar, “abesle iştigal” haline gelir.
Buraya kadar söylemeye çalıştıklarım tabii ki Kur’ân’daki insanla ve o insanın hayata bakışıyla ilgilidir.
Sanatçımız bu noktada derinleşeceğine Batıyı taklide yönelmiştir. Dramımızın bamteli budur.
Oysa Batı farklı bir din, farklı bir tarih, farklı bir coğrafya, farklı bir kültür ve medeniyet...
Açıkçası Batı, farklı bir dünya...
Bu dünyanın insana bakışı da, hayatı yorumlayışı da kendine göre. İslâm tefekkürünün “yardımlaşma” olarak gördüğü hayat, Batı felsefesinde “mücadele”dir. İslâm’ın “Eşref-i mahlukat” saydığı insan, Batı’da “Düşünen hayvan”dır: Darwin, insan ruhuna maymun postundan kaftan biçiyor!
Ve sanat dâhil, her şey bu çerçevede biçimleniyor. Biz de, sanat-edebiyat dâhil, her şeyimizle Avrupa’yı taklide çalışıyoruz...
Ötesine yarın bakarız...


