Ah şu heykeller!
Bereket versin insan beynine çivi çakılamıyor. Çakılabilseydi, ideolojik devletler, eski diktatörlerin sözlerini kuşkusuz, insan beynine de çakarlardı: İnsan beynine çakamayınca, duvarlara çakıyorlar...
Fakat sloganların temelinde vahiy olmadığı için çabuk eskiyor. Hayat, sloganı aşıyor. Panoları indiriyorlar. Sonra diktatörün kitaplarına geliyor sıra: Kitapları yakılıyor. Derken başlıyorlar heykellerini yıkmaya...
Gözlerim neler gördü neler: Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Doğu Almanya, Sırbistan, Arnavutluk, Irak, vs...
Yıllar yılı her türlü malî ve askerî gücü elinde bulunduran diktatörleri nasıl da yerle bir ettiler. Geriye kala kala Kuzey Kore ve Suriye gibi birkaç diktatörlük kaldı.
Utanç Duvarı’nın yapılışını da yıkılışını da gördü gözlerim...
Dünün “Demirperde”si ile “Baas” yönetimi altında inleyen ülkeler yollar boyu, yıllar boyu heykeldi: Meydanlar ve bulvarlar boyu heykeldi: Kimisinde Jivkov, kimisinde Tito, kimisinde Honecker... Lenin, Stalin, Enver Hoca, Hüsnü Mübarek, Saddam Hüseyin, ohoo!
Bir de şimdi geçin aynı yollardan, şimdi gezin aynı meydanları, bulvarları: Göreceksiniz ki, eski heykeller gitmiş, yenileri dikilmiş…
Bir gün de Suriye diktatörü Beşar Esed’in ve babasının heykelleri aynı akıbete uğrayacak.
Ah bu heykeller!..
Meydanların ortasına, parkların en güzel köşelerine dikilmişler yıllardan beri: Kimi parmağını uzatmış halka, sanki tehdit savuruyor; kimi yaslanmış arkasındaki mermere, atmış bacak bacak üstüne; halkın sıkıntılarıyla alay edercesine gülerek sigarasını tüttürüyor; kimi de bronz bir ata binmiş, şahlandırıyor.
Pek-çok memleket gezdim. Heykel her ülkede var, ama tek insan figürüne genelde diktatörlükle yönetilen ülkelerde rastlanır. 1980’de ziyaret ettiğim eski Doğu Berlin’i alalım: Eski Doğu Berlin’de nereye baksanız, Hazret-i Lut kavmini hatırlatan taşlaşmış insanlarla karşılaşıyordunuz: Lenin, Stalin, Marks, Engels, Honecker, vesaire...
Öyle bol heykel vardı ki, bir taş kalıpta yaşamanın mükâfat mı, yoksa mücazat (ceza) mı olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.
Her bayramda koskoca insanlar, tören kıyafetleri içinde, bayramlık çocuklar gibi bu heykellerin önünde diziliyor, askerler topuk vurarak, siviller boyun kırarak heykelleri selâmlıyorlardı. Sonra karşılarına geçip nutuk atıyorlardı. Heykelin kahramanlığından, dehâsından, isabetli kararlarından söz ediyorlar ve onun sayesinde varolduklarını, hür olduklarını söylüyorlardı.
İnanan inanıyor, inanmayan bıyıkaltı gülerek sessizce dinliyordu. İçinden geçenleri kimse ifade edemiyordu. Çünkü heykellerin saltanat sürdüğü yönetimlerde eleştirel yaklaşımlar yasaktır. Eski Sovyetler Birliği’nde eski komünist önderleri eleştirmek demek, Sibirya’yı boylamak demekti (şimdi eski heykeller hakkında dileyen dilediğini söylüyor).
Tuhaf, ama bazı ülkelerde, dirilere yıllar boyu ölüler hükmetti, dirileri heykeller yönetti yıllar yılı...
Bu işler böyledir, ideolojik devletlerde heykeller saltanat sürer.
Bir de baktık şartlar değişti. Komünizm bitti. Sovyet İmparatorluğu dağıldı. Arkasından Lenin’in, Stalin’in heykellerine geldi sıra. Kimisi kalabalıklar tarafından intikam gösterileriyle kırıldı, kimisi kaidelerinden sökülüp gözden uzak parklara atıldı.
Boş kaidelere yeni yöneticilerin heykelleri dikilmezse, eski komünist halklar, kurtarıcılardan kurtulmuş olacak. Geriye kendi gerçeklerine, kendi iradeleriyle yürümek kalacak ki, heykellerin hükmüne teslim olmaktan ve kurtarıcı beklemekten çok daha iyidir.
Şu halde İslâm’ın heykel yasağında, putperestliği önlemenin yanı sıra, insanları putlaştırmanın ve canlıları ölülerin hükmü altına sokmanın önüne geçme tavrı da var!
Bu iş, Başöğretmenimin zannettiği gibi, “Hacıların, hocaların ve gericilerin işi” değil yani.
“Laikliğe uzanan elleri kırmaya” bayılanlar dünyayı algılamaya çalışsınlar!


