• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
TÜM YAZILARI
15 Aralık 2019

Müslümanca Yaşamak

“Rabbimiz!.. Bize dünyada iyi hâl ver. Âhirette de iyi hâl ver; bizi ateşin azabından koru!” (2 Bakara 201) ve (7 A’raf 156)

Kur’an-ı Kerim’e göre, din(-i İslâm) ile hayat, birbirinden ayrı şeyler değildir. İslam’ın hareket sahası, “medeni” dediğimiz hayatı en yüksek şekliyle kuşatacak kadar geniştir. O, her şeyden önce, insanın maddiyatıyla, bedeni ihtiyaçlarıyla ilgilenir. İnsana Allah, tabiat, hayat, dünya ve ahret hakkında sahih ve doğru bilgiler vererek insanın içini dışını temizler ve böylece insanı yavaş yavaş alçaktan yükseğe, süfli ve hayvani hayattan insani ve kutsal hayata çıkarır. Sıhhat, ilim, servet, iktisat, aile, ev, fabrika, mağaza, yurt, ulus, harp, sulh, devlet, hükûmet, idare… Kısaca ferdi ve sosyal hayatla ilgili hiçbir şey yoktur ki İslam orada tecelli etmesin, onunla ilgilenmesin. Bu yüzden bir Müslüman, hem tam manasıyla mümin kalabilir, hem de meşru dünyevi zevk ve faaliyeti elden bırakmaz; hayatın bütün zevklerinden meşru yollarla yararlanır. Tabiî olan meyillerinden hiçbiri öldürmek aklına geçmez. Dünya nimetlerinden hiçbirini küçük görmez. Hayat mücadelesinden yaşama azminden ve ahreti kazanma gayretinden geri kalmaz. Kısacası; İslam dini insanın tabiatına uygun bir hareket ve hayat kaynağıdır; kuvvetini ezeli iradeden alır ve bununla beşerin tabiatını terbiye eder, bağlılarını harekete geçirir. Allah’ın sana verdiği (maldan harcayıp) ahret yurdunu ara; dünyadan nasibini de unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun. Yeryüzünde fesat arama; çünkü Allah, fesatçıları sevmez!” (28 Kasas 77)

‘Allah’ın sana verdiği servet ve imkânlar içinde, Allah yolunda faaliyet göstererek, âhiret yurdunu, ebedî yurdu kazanmaya çalış. Ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın, sana lütuf ve ihsanda bulunduğu gibi, sen de iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan bir müslüman olarak hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yap. Yeryüzünde, ülkede bozgunculuğu, fesadı arzu etme. Allah bozguncuları sevmez’ dedi.

İslam’ın hayat görüşünü “ahreti aramak-dünyayı unutmamak” diye formüle eden ve dengelendiren bu âyet-i kerimede üç özellik dikkat çekmektedir:

*Allah’ın ihsan ve lütfu olan eldeki –dünyaya ait- imkânlarla ahretin devamlı araştırılması, dünyada iken ahrete uzanılması…

*Dünyadan, dünya hayatı için faydalanmayı ihmal etmemek…

*İyilik etmek, fesat çıkarmamak, hak üzere olan toplum düzenine karşı çıkmamak, haktan yana olmak…

Son iki özellik, bir anlamda “ahreti arama”nın şekil ve yöntemini göstermekte, açıklamaktadır. Âdeta şöyle denilmektedir:

Sonlu ve sınırlıdır diye dünya küçük görülmemeli; çünkü sonsuz ve sınırsız olan ahret yurdunun yaşantısı, onu değerlendirmeye bağlıdır.

İslam’a göre dünya ve ahret birbirini tamamlayan iki ayrı merhaledir. İnsan hayatındaki bu iki aşamayı ilahî bir ahenge sokmak ve ince bir dengeye sahip kılmak, İslam şeriatının ana hedefidir. Kur’an-ı Kerim’de genellikle birlikte geçen “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin” emirlerinin birincisi rûhânî ve ahrete ait, ikincisi maddi ve dünyaya dönüktür. Fakat her ikisi de vazgeçilmez iki ibadettir. İlk Halife Hz. Ebu Bekir’in ifadesiyle “zekatla namazın arasını ayıran, ‘Namaza evet, zekata hayır’ diyen kişiler, aynı şekilde cezaya lâyıktırlar, kendilerine harp edilmeye müstahaktırlar.

Hz. Peygamber (s.a.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurur: “Hayırlınız, ahreti için dünyasını, dünyası için ahretini terk etmeyip her ikisini birlikte (at başı) yürüteninizdir. Zira dünya, ahrete ulaştırıcı bir vasıtadır. Sakın insanlara yük olmayınız!”

Her şeyi kucaklayan bu hayat anlayışının vardığı netice, Kur’an-ı Kerim’in genellikle ikisini beraber kullandığı “İnan ve iyi işler işle” formülündeki olaydır; uygulamasız, eylemsiz sadece iman ikrârının fazla bir kıymeti yoktur. İslâm, birisi üzerinde olduğu kadar diğeri üzerinde de ısrar eder. Allah’a inanmadan iyi işler işlemek toplumun yararı bakımından fena şeyleri yapmaya tercih edilse bile, rûhânî nokta-i nazardan iman olmadan yapılan iyi işler, ahrette insana kurtuluşu getirmez.”

Çekimserlik şeklinde görülen dünyaya karşı ilgisizlik, İslam hayat düzeninin yaygın ve etkin dönemlerinde “takvaya erebilmek” düşüncesinin masum neticesi olarak doğmuştur. Fakat bu masumiyet korunamamıştır. Dünya nimetlerine ve dünyaya karşı çekimserlik üç sebebe dayanmaktadır.
*Nimetlerin şükrünü yerine getirememe endişesi,
*Nefsi azdıracağı, takvaya mani olacağı kuşkusu,
 “Dünya kâfirin, ahret müminin” yargısı.

Garp medeniyetinin kaynağı olan İslam medeniyeti, İslam’ı anlayışla yaşayan ve çalışan Müslüman milletlerin eseridir; zevki topluma yararlı olmakta bulan ahreti dünyada arayan Müslümanların emeğidir. Müslüman ülkelerde medreselere, hanlara, hamamlara, köprülere, aşevlerine, camilere, kervansaraylara, kısacası toplumun yararına, halkın çıkarına olan her şeye rastlamak mümkündür. Ama saraylar kaşaneler, şatolar bulmak için çok dolaşmak gerekecektir. Osmanlıların son devirlerini hariç tutacak bütün Müslüman devlet adamlarının halka dönük dünyevi hizmetlerde bulunmuş olduklarını görürüz.  

Müslümanlar, dine hizmeti, dünyevi kurum ve kuruluşların vücuda getirilmesinde canlandırıyor, ahreti müminlere ait mutluluğunu dünyada da yaşamak ve yaşatmak için çalışıyorlardı. “Ahreti düşünüyorum“ diye dünyayı ihmal etmiyorlardı. Öte yandan, dünyayı ellerinde görmek istiyorlardı, fakat onun kalplerine girmesine razı olmuyorlardı. 

Bu dengeli görüş ve yaşayış biçimi giderek değişti. Birtakım ya dünya lehine ya da ahret lehine aşırı telakki ve uygulamalar, Müslümanların günlük hayatına nüfuz etti. Müslüman toplumlar bu denge dışı görüş ve yaşayışlar yüzünden ciddi sarsıntılar geçirdi. 

Şimdi doğuş sırasına göre bu denge dışı görüş ve uygulamaları, sebeplerini ve esaslara ayrılık derecelerini tespite çalışalım. (Devam edeceğiz İnşaallah)

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Mustafa

Kuran nın Rasulullah sav min acıklama ları yetmedi. Bır abdest ve gusul ve kabir azabı acıkladılar ki tevhidin tagutu red in şirkin önüne gecesi yetmedi abdest gusul ve kabir azabı din haline geldi Kuranın önüne gecti. Abdest deyip gecmeyin tam bir merasim hele gusul seromoni gusulsüzlük tagutu Red den şirkten bile önemli ama anlatım Rasûlü bir anlatım Kurani bir yol olmadığı için abdestsiz zinakar ama canabet gezmeyen ve kabir azabından konunmakiçin bir tarıkata ve şeyhin şefaatına sığınan nesil oluştu, su bahsine hic girmiyeceğim müminlerin mekke'de bir su kuyusu vardı ama tarikatcılar ın temiz su kitabı kuranı kerim bir cilt su bahsi üç cilt.
  • Yanıtla

Zeki ASLAN

Ceddimiz Osmanlının "müslümanca yaşama"sı şöyle mümkün oluyordu: Padişahtan dağdaki çobana kadar toplumun her kesimi, büyük çoğunlukla mutlaka bir veli-mürşide tâbiiyyetle yaşıyorlardı. Sizin de belirttiğiniz gibi Osmanlı, son devirlerinde, tâbiiyyeti yavaş yavaş terketti. Bunun tabiî sonucu olarak, duraklama, gerileme ve yıkılış gerçekleşti. 
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23