• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
TÜM YAZILARI

Engelliler ve düşündürdükleri

10 Aralık 2021
A


Yaşar Değirmenci İletişim: [email protected]

Önem arz eden günlerin belli mekân, belli zaman, belli zeminlere yerleştirilip o günlerde kutlanmasına karşıyım. ‘3 Aralık Engelliler Günü’ olarak kutlandı, kutlanıyor, kutlanacak. Emri bil maruf nehyi anil münkeri (uygun usül ve üslubunca, kalp kırmadan) yapmaya çalıştığım için bugün ile alakalı yazımı siz değerli okuyucularımla paylaşıyorum. 

Engellilik ve engelliler, tarihin başlangıcından bugüne kadar hep var olagelen iç içe olduğumuz, hal lisanıyla dersler çıkarıp ibret aldığımız, bizi duygusallığa, hassasiyete, hırs ve ihtiraslardan kurtulmaya iten bir güçtür. Hayatın bazı alanları, zımnen ‘kör bölge’ ilan edilmiştir. Bunların başında engellilik ve engellilerle ilgili alan gelir. Bizzat hayatın göbeğinde, ‘sınav verilen bir hayat’ın üzerine yazı yazmanın zorluğunun farkındayım. ‘Engelli’ olarak kabul etmediğim bu durumdaki kardeşlerimizle hissiyatımı sadr’dan satırlara döküyorum. Hiçbir din ve millet ayırımı olmaksızın bütün toplumların ilgilendiği, anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı engellilik bugün daha da önem kazanmıştır. Gelecekte de insanlığın ve insan haklarının gündeminde olacağına inandığımız engellilik meselesi devamlı gündemde tutulmalı, mutlaka ‘ne yapılmalı?’ sualine, gerek ferdî, gerek sosyal gerekse kurumsal olarak cevap verilmeli, yakın, orta ve uzak hedefler tespit edilip uygulamaya konulmalıdır. 

Zaman zaman insan aklını ve kudretini aşan engellilik olgusunu yine aynı insan aklı ile anlamaya çalışmak pek kolay değildir. Bu zorluk bilinerek bu durumdaki insanlarımızın dertlerine deva olunacak hizmetler verilmeli. Engellilik vakasının, insanlığın bugününe ve yarınına bakan bir yönü olduğu unutulmamalı. Kendini anlama ve anlamlandırma çabası içinde olan engelli insanlarımıza nasıl yaklaşmamız, onlara maddî-mânevî nasıl yardımcı olmamız hususuna kafa yormamız gerekmektedir. Hepimizin muhtemelen (her zaman) engelli olabileceğimizi unutmadan. 

Bu ülkenin % 12’sinin engelli olduğunu biliyor muydunuz? Bu çok yüksek bir rakam. Peki, bu kadar kalabalık bir nüfusun problemleri konusunda, onların, ailelerinin, akrabalarının, çevrelerinin dertleriyle, problemleriyle, meselelerinin çareleri hususunda muhtevalı yüzlerce kitap yazılması, konferanslar, seminerler verilmesi, ilmî-fikrî çalışmalar yapılması gerekmez miydi? Ne yazık ki yok denecek kadar az. Bu kadarı da Sadra şifa değil.

Dinimizin ‘engelli’ye bakışını merak etmez miyiz? Bu konuyu araştırırken Kur’an’ın kendine has bir ‘engelli tasavvuru’ olduğunu fark ettim. Kur’an’a göre baş gözü görmeyen, baş kulağı duymayan, baş dili konuşmayan, beden eli, ayağı tutmayan ‘engelli’ sayılmamaktadır. Ancak Hakkı görmeyen, duymayan, söylemeyen ‘engelli’ sayılmaktadır. “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; göremezler” gibi ayetlerin ifade ettiği hakikat budur. Vahiy; fiziki engeli, engellilik olarak görmez. O insanın ‘manevi bedenine’ ait engellerle (özürlerle) ilgilenir ve asıl özür olarak onları görür. Bu yolla muhatabında farklı bir ‘engellilik tasavvuru’ inşa eder. Mesela “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık göremezler” der. Buradaki “sağır, dilsiz, kör” tabiî ki baş kulağı, dili ve gözü değil, gönül kulağı, dili ve gözüdür. İşte bir başka ayet: “Gözler kör olmaz, kör olan göğüslerdeki kalplerdir”. Onun için, Mekke’nin ileri gelenlerine İslam’ı tebliğ ederken kendisine gelip soru soran bir âmâ ile ilgilenmeyen Peygamber Efendimiz tatlı-sert bir üslupla uyarılır: “Kendisine âmâ gelince, yüzünü astı ve başını çevirdi: Nereden biliyorsun; belki de o arınacaktı veya öğüt verilecek ve verilen öğüt kendisine faydalı olacaktı?” Bu âyetlerden sonra Peygamberimiz bu zâtı gördüğünde. “Rabbimin beni ikazına vesile olan zat gel seni bir kucaklayayım” diyerek bu şahsa sarılıp kucaklamıştır. (80 Abese suresi, 1-16. Arasındaki ayetlere bakılabilir.) 

İşbu ayetlerin kendisi sebebiyle indiği ‘Ümmi Mektum’ künyeli Abdullah b. Şureyh, Peygamber Efendimiz tarafından bir savaş sırasında Medine’ye vali olarak tayin edilecektir. Bu vekâlet, bir tür Peygamberimizin yöneticilik makamına vekâlettir. İşte âmâ işte Peygamber. Tutun ki zekâ özürlü bir yavruyla imtihan edildiniz. Olur ya, imtihan dünyası bu, bırakın doğacak olanı, sizin, bizim, hiçbirimizin doğduğumuzda sahip olduklarımızla öleceğimize dair bir garantimiz var mı? Özürsüzler Allah’ın kendilerine ihsan ettiği nimetin kadr u kıymetini biliyorlar mı? 

Modern akıl, cenneti dünyada arıyor. Zira hayatı, çift dünyalı değil, tek dünyalı bir gözle okuyor. Bulamayacağı kesin. Dünya bu aklın elinden kurtarılmazsa, bu sadece hayal kırıklığına değil, büyük bir felakete de yol açacak gibi görünüyor. Sözüm ona mükemmel bir hayat tasarlaması bundan. Engel ve Engelliye ‘tasarım hatası’ veya ‘hatalı imalat’ gibi bakmasının sebebi bu. ‘Yük’ veya ‘hurda’ olarak görüyor onu. Modern tıp bu hasta aklın elinde tehlikeli bir oyuncak. Batılıların yaptıkları gibi. İnsana, endüstriyel bir mamul gibi bakıyor.  

İşte bu bakış açısıdır iflah olmaz sakatlık. Zira körlük, sağırlık, dilsizlik ne ki? Bu kalpsizliktir. Nice körler vardır ki, kalp gözü bin gözün göremediğini görür. Nice sağırlar vardır ki, kalp kulağıyla sessizliğin sesini işitir. Nice dilsizler vardır ki, kalp diliyle sesini kâinata işittirir. Kalpsizin çıkış yolu yoktur. O iflah olmaz. Önce insanın ön yargılarından kurtulması şart. Mesela, insanın başta sıhhati ve bütün organları olmak üzere, sahip olduğu hiçbir şeyi ‘Allah’tan tahsil yoluyla elde etmediğini, aksine kendisine Allah tarafından bahşedildiğini’ hatırlaması ve itiraf etmesi gerekiyor. Öyle ya, kim ödedi gözünün, kulağının, elinin, ayağının, aklının ve ruhunun bedelini? Hiç kimse. 

Herkes sonsuzca açılmış ilahi bir kredi ile doğuyor. İsterse inkâr etsin, gerçek değişmez. İnkâr eden nankörlüğünü tescillemiş olur. İnsan, Allah’tan alacaklı değil, O’na borçludur. Her şeyini, ama her şeyini. Dinin tarifinde de ‘deyn’ Allah’a borçlu olduğumuzu gösterir.

Kendimizin, çoluk-çocuğumuzun sakat kalmama garantisi var mı? Yoksa hemen herkes birer ‘potansiyel engelli değil mi? O halde engellilerle münasebetlerimiz ne merkezde? Onları görünce yolumuzu mu değiştiriyoruz, yardımcı mı oluyoruz? Ya onların ebeveynleri. Bitmez tükenmez sabırları, tahammülleri, şefkatleri, merhametleri. Eksilmeyen tebessümleri, her an hizmete âmâde halleri birer ‘şahsiyet âbidesi’ duruşları…

Asıl noksanlık, engellilik, sakatlık, bu hakikatleri anlamaktan âciz olmaktır.

Taziye-Başsağlığı

Üç büyük dava adamı (Mustafa Yazgan, Teoman Duralı, Yılmaz Yalçıner ) ağabeylerimizi, gönül dostu güzel insanları rahmet-i rahmana uğurladık. Allah rahmet eylesin. Cenab-ı Hak’tan kederli aile efradına, yakın dostlarına sabrı cemil niyaz ederim.

Rabbim hepimizi cennetinde buluştursun.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23