• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Vehbi Kara
Vehbi Kara
TÜM YAZILARI
24 Mayıs 2019

Orta Gelir Tuzağından Kurtulmanın Yolu (1)

Birkaç yıldan beri gelişmekte olan ülkelerin en ciddi problemlerinden olan ve kişi başına gelirin 10 bin dolar civarında saplanıp kalması ile ifade edilen “Orta Gelir Tuzağından” bahsetmekteydim. Ne yazık ki ekonomik veriler ülkemizin tam da bu tuzağın içine düştüğünü gösteriyor.

Gerekli yapısal tedbirler almak yerine günü kurtarmak adına gerçekleştirilen ekonomik politikalar ile bu sonucun doğacağını söylemiştik. Dikkate alınmadığı gibi serbest ekonomi politikası yerine gittikçe derinleşen devletçi ekonomik tedbirler ile daha da kötüye gittiğimiz acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Zararın neresinden dönülse kardır. O halde yapılması gereken işlerin en önemlilerinden başlayarak ekonomi yöneticilerine yardımcı olmaya çalışalım. Bu arada peşinen söylemek zorundayım ki bu önerdiğimiz yöntemler günü kurtarmak adına yapılması gereken işler değildir. Başarılı bir şekilde uygulandığı takdirde en az iki-üç yıl sonrasında olumlu sonuç verecek yapısal değişikliklerdir.

Devletimiz “imar barışı” adı altında çok önemli bir uygulamayı başlattı. 10 milyondan fazla vatandaşımız devletle ihtilaflı olduğu için sahip olduğu varlıkların gerçek kıymetlerinden yararlanamıyordu. Şimdi bu kanun sayesinde yıllardır biriktirdiği küçük yatırımlarla edindiği mülklere gerçek değeri ile sahip olma yolu açılmış oldu.Devletimizde kayıtdışılık ve ruhsatsız yapılardan dolayı kaybetmiş olduğu vergi gelirlerini bütçeye kazandırma yolunu açmış oldu.

İşte bu çalışmalar devam ederken görülen şudur ki; devlet ile vatandaş arasında tam da “kazan-kazan” olarak ifade edilebilecek bir süreci yaşamaktadır. Kişilerin varlıkları değer kazandıkça bunlar ülke ekonomisine de yansımakta ve kişi başına geliri arttırıcı etki göstermektedir.

Devletle iş yaparak rant elde etmek yerine, kendi alın teri ile edinmiş olduğu tasarrufları yatırıma dönüştürme hamlesi ülkemizin yapması gereken en önemli yapısal değişikliklerin başında gelmektedir. Batılı ülkeler gelişmesini devlet eli ile değil şahsi teşebbüs ve girişimcilik sayesinde başarmışlardır.

Bu nedenle Amerikayı yeniden keşfetmek yerine girişimciliğin önünü açacak ve şahsi teşebbüsü güçlü kılacak tedbirleri almak ekonomi politikalarının en önemli icraatı olmak zorundadır. Serbest piyasa ekonomisinden taviz vermeden devleti küçültüp vatandaşları iş ve aş sahibi yapmak en önemli vazifelerin başında yer almalıdır.

Yazının bundan sonraki bölümü söylediğimiz yapısal reformların neden ve nasıl gerçekleşeceğini izah etmektedir. Bu nedenle makalenin uzunluğunu şimdiden hatırlatarak detaylarını arz etmeye çalışayım.  

Berlin Duvarının yıkılması ile birlikte kapitalizm ile komünizm arasında bir yüzyıldan fazla devam eden siyasi rekabetin sonu gelmiş en sonunda komünist bir devlet olan Çin dahi kapitalizmin acımasız tüketim çarklarına boyun eğmiştir.

Eski komünist ülkelerle birlikte diğer gelişmeye çalışan birçok devlet, Batılıların tavsiyelerine uyarak yapılması gerektiği iddia edilen her şeyi yapmış fakat olumlu sonuç alamamışlardır. Aynı derecede istekli olmamakla birlikte bu ülkeler; bütçelerini dengelemiş, sübvansiyonlarını kısmış, yabancı sermayeye kucak açmış ve gümrük duvarlarını yıkmak zorunda kalmışlardır.

Fakat bu çabalarının karşılığında büyük ölçüde düş kırıklığına uğramışlardır. Zira pek çok ülkede ekonomik sıkıntılar artmış, halkın gelirleri azalmış, endişe ve kızgınlık ortaya çıkmıştır.

Son 25 yıllık süreç adeta “açlık, kargaşa ve talan” yılları olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra dünyanın çoğu ülkesinin vatandaşları için önerilen yollar, tavsiye edilenin aksine istikrarsızlığa yol açmıştır. 

Batı ülkelerinde geçerli olan iktisadi zafer; diğer ülkelerde ekonomik ve siyasi yıkıma yol açmıştır. ABD’li ve Avrupalı liderler çare bulamadıkları bu gidişe eski sıkıcı derslerini tekrarlamaktan başka bir şey yapamamışlardır.

Dedikleri en önemli hususlar şunlar idi: “Paranızı istikrara kavuşturun, protestocuları göz ardı edin ve yabancı sermayenin geri dönmesini bekleyin”. Ekonomik sorunlara bunlardan başka ciddi çareler sunamamışlardır. Hâlbuki gelişmekte olan ülke ekonomilerini mercek altına aldığımızda; sırf yabancı sermaye gelmesi ve para politikaları ile bunun yeterli olmadığı rahatlıkla görülmektedir.

Elbette ulusal paraların istikrara kavuşması, serbest ticaret, şeffaf ve faizsiz bankacılık uygulamaları, kamu kuruluşlarının özelleştirilmeleri, ekonomik gelişme açısından faydalı olmuştur. Bununla birlikte defalarca tecrübe edildikleri halde geri kalmışlıktan kurtulma ve ciddi manada refah sağlanamamıştır. Hele hele orta gelir tuzağına düşen ekonomiler adeta bataklığa saplanmış gibi bu noktada patinaj yapmaya devam etmektedir.

Latin Amerika Devletleri başta olmak üzere dünyanın yeterince gelişmemiş birçok ülkesinde, Batılıların çare olarak sunduğu reformların başarısız kaldığı bir gerçektir. Fakat hala Batılı ülkeler; bu iddialara karşı çare olarak sundukları reçetelerin hatalı veya yetersiz olduğunu kabul etmemekte direnmeye devam etmektedirler.

Devamlı olarak Protestan reformunu yapmamakla, müteşebbislik ruhunun olmaması ile ve bu ülke insanlarının zekâ seviyesinin düşük olması nedeniyle başarısızlığı izah etmeye kalkışmışlardır. Halbuki böylesine küstahça bakış açısı dünyanın hiçbir yerinde kabul edilemez. Çünkü ifade edilen eksiklikler; somut ve tespit edilen gerçekler üzerine değil soyut ve küçümseyici bir bakış açısı ile açıklanmaktadır. Bu durum ise  insanların aklı ile alay etmek ve sayısı milyarları bulan insanı küçük görmekten başka bir şey değildir.

Japonya, İsviçre ve ABD’nin California eyaletinde olduğu gibi farklı yerlerdeki başarıları açıklayan izahlar; Doğu Avrupa, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde fakirliği açıklayamamaktadır. Bunun sebebini “geri kalmışlık” veya “kültür” olarak izah etmek hakkaniyetli ve inandırıcı değildir.

Zira Batı ile dünyanın diğer ülkeleri arasındaki farklılığı sadece kültür ve zekâ seviyesi ile açıklamak ırkçı ve ötekileştirici bir yaklaşımdır. Bazı Batılı ülkelerde yeniden ortaya çıkan radikal milliyetçi çıkışlardır.

Bu görüşleri eleştiren yazar ve sosyal bilimciler; son zamanlarda ortaya çıkan “Medeniyetler Çatışması” adı altındaki çatışmacı anlayışın bu tezleri beslediğini iddia etmektedirler. Aslında aşırı milliyetçiliğin temelinde bu sakat ve ırkçı Batı anlayışının rolü büyüktür.

Gerçek durumun daha farklı olduğunu düşünen iktisatçılar; gelişmekte olan ülkelerde ve eski komünist ülkelerin şehirlerinde, müteşebbislerin adeta kum gibi çok olduğunu görmüşlerdir. Bunu örneklerken bir Ortadoğu çarşısından geçmeyi veya bir Latin Amerika kasabasında yürüyüş yapmayı önermektedirler. Mesela Moskova’da taksiye binerken bir şeyler satmaya çalışan binlerce insana rastlamanın mümkün olduğunu şahsi teşebbüs oranının çok yüksek olduğunu ifade etmektedirler.

Ayrıca bu ülke insanlarının çok yetenekli ve coşkulu olduğunu da söylemektedirler. Neredeyse sıfır denecek bir sermaye miktarıyla para kazanma işinde Batılı gelişmiş ülkelerin hiçbir yerinde rastlanamamaktadır. Modern teknolojiyi kavrama ve kullanmaya son derece ehil olan bu insanları, müteşebbis ruhu olmamakla suçlamak doğru bir yaklaşım değildir.

Peki, bu ülke insanları; acınacak dilenciler ve işlevsiz kültürlerinin aciz mahpusları değil ise Batıya koşan servet ve sermayenin bu ülkelere gitmemesinin sebebi nedir? Bu sorunun cevabını; sermayenin etkisi ve kökeni üzerinde durarak cevap bulabiliriz.

Yazımıza devam edeceğiz…

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı