• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Vehbi Kara
Vehbi Kara
TÜM YAZILARI
17 Ocak 2020

İran Yalan Cumhuriyeti

1979’daki Humeyni Devriminden sonra adını İran İslam Cumhuriyeti olarak değiştiren Acemistan, yüzyıllardan beri İslam’ın içine bıçak gibi saplanmış; ırkçı, kavmiyetçi ve faşist bir devlettir. Yalancılık ve takıyyecilikte dünyada emsalsiz olan bu devleti biraz yakından tanımak gerekiyor.

“İran” sözcüğü Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Avesta’da geçen “Aryanam” kelimesinden gelmektedir. Kendilerine “ari ırk” denilmesinden çok hoşlanırlar. Ülkenin adı MÖ 6. yüzyıldan 1935'e kadar Sasani veya Pers İmparatorluğu olarak anılırken, o yıl Rıza Şah uluslararası topluluktan "İran" adını kullanmalarını istemiştir. 1979'daki devrimden sonra ise ülkenin resmi adı "İran İslâm Cumhuriyeti" olmuştur ki İslam ile çok da alakaları yoktur.

Hazreti Ebubekir ve Ömer zamanında Müslüman oldukları için “Şeyheyn” denilen bu iki büyük sahabeyi sevmeleri gerekirken Pers medeniyetini ve ateşe tapan Zerdüşt- Mecusi inançlarını yıktığı için bin beş yüz yıldan fazla süren bir nefrete sahip haddi aşan azgın bir toplulukla karşı karşıyayız.

Takıyye denilen adetlerini ibadet sayarlar ki bunun aslı yalancılıktır. Bu çirkin adete kılıf bulmak için haşa! Hazreti Ali’nin takıyye yaptığını söylerler ki; Allah’ın arslanı ve cesareti ile meşhur olmuş bu zata karşı hakaret ettiklerini anlayamayacak kadar ahmaktırlar. Güya ilk sahabelere karşı Hazreti Ali, takıyye yapmış diyerek kendilerini aldatırlar. Daha da ileri giden ve Rafızi de denilen Şia mezhebi; günümüzde büyük ölçüde materyalist ve deist bir hal alarak İslam’dan oldukça uzaklaşmıştır.

Geçen hafta yaşanan ABD’nin Kasım Süleymani suikastı ve Ukrayna uçağının yanlışlıkla düşürülmesi sonrasında İran halkı, bu yalancılık ve takıyyecilik politikasından iyice bezmiştir. Öyle ki toplumsal gerilim, devlet televizyonu ekranlarına dahi yansımıştır. İran devlet televizyonu IRIB’de çalışan üç spiker işten ayrılmıştır.

Gelare Cabbari, istifa ettiğini sosyal medya hesabından, “13 yıldır sizlere yalan söylediğim için üzgünüm” sözleriyle duyurmuş “İnsanlarımızın öldüğüne inanmak benim için çok zordu. Bunu bu kadar uzun zaman sonra yaptığım için ve size 13 yıldır yalanlar söylediğim için beni affedin” demiştir.

İstifa eden bir diğer spiker Zehra Hatemi ise benzer gerekçelerle “Bir daha televizyona dönmeyeceğim” ifadelerini kullanmış Saba Rad da, “21 yıl medya sektöründe çalıştıktan sonra artık medyada çalışmaya devan edemeyeceğim” diyerek bu yalancılıktan ne derece bıkıp bezdiklerini söylemişlerdir.

İranlı Gazeteciler Birliği’nden gelen açıklamalarda “Yanlış bilgilerin yayınlanmasının, kamuoyunun güveni üzerinde ciddi bir etkisi olduğu” ve “medyanın zaten çok da sağlam olmayan konumunu her zamankinden daha fazla sarstığı” ifade edilmiştir.

Gerçekten de İran, dünya üzerinde görülmeyen bir umarsız tutumla Ukrayna Havayolları’na ait yolcu uçağını düşürdüklerini önce inkâr etmiş deliller ortaya çıkınca da “insani hata” olarak yanlışlıkla düşürüldüğünü açıklamıştı.

Elbette insanlar bu sözlere de inanmamaktadırlar. Çünkü 82 İranlı, 63 Kanadalı, 11 Ukraynalı, 10 İsveçli, dört Afgan, üç Alman ve üç İngilizin yaşamını yitirdiği bu olayda belki de savaştan kaçan Kanada görünümlü Amerikalılar ve rejim muhaliflerinin bulunma ihtimali vardır. Kasıtlı olarak da düşürülmesi imkân dâhilindedir. İran gibi Suriye’de binlerce Müslüman’ı öldüren bir rejim; böyle bir katliamı neden yapmasın ki?

Halkın ekonomik sıkıntılarını bastırmak için “intikam bayraklarının” çekilmesi ve yemin edilmesi İran yalancılığının ayrı bir şeklidir. Güya Kasım Süleymani’nin intikamı alınacaktı. Günlerce cenazeyi dolaştırıp 80 civarında kişinin ezilerek ölmesine sebep oldular. Güya ABD’yi vurmak için ant içmişlerdi. Fakat bütün foyaları sonradan meydana çıktı.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani, “Bu, kolayca bir kenara bırakılacak mesele değildir. Facianın nedeni ve failleriyle ilgili tahkikat devam etmeli ve bu affedilemez yanlışın sorumluları hakkında yasal işlem yapılmalıdır. Ayrıca, bu tür faciaların tekrarlanmaması için ülkenin hava savunma sistemindeki zayıf noktaların giderilmesi için de gerekli tedbirler alınmalıdır” demiştir. 

Batılı ülkeler ve ABD, DAEŞ’i ve İran’ı tamamen tahrip etmek istememekte güçsüz bir şekilde varlığını korumasını istemektedir. Çünkü maksatları Müslümanlar arasında fitne çıkması, birbirlerini öldürmeleri ve silah satışından para elde etmektir. Başka türlü El- Kaide ve Boko Haram gibi örgütlerin el altından desteklenmesinin başka anlamı yoktur.

Terör örgütlerinin para için Müslüman kanı dökmesini anlayabiliriz. Lakin İran’ın bunu sürekli yapması insanları düşündürmektedir. Hiç utanıp sıkılmadan yalan söyleyebilen bu ülke yöneticilerinin varlığı, insanlık adına utanç vericidir.

ABD üslerine bilerek 20-30 füze attıkları halde bir tek Amerikan askerini öldürememişlerdir. Hâlbuki 80 ABD askerinin öldüğü yalanını söylemekten rahatsızlık duymamışlardır. Yolcu uçağını önce inkâr edip sonra “kazayla vurduk” derken de sıkıntılı bir üslupları yoktu. Hâlbuki Irak’lı yetkililer füzelerin fırlatıldığını İran’dan öğrenmiş ABD’ye haber verdiklerini açıkça söylemiştir. Böylesine rahat yalan söylemek ve gerçekleri inkâr etmek eşine az rastlanır bir davranış örneğidir.

Aslında ABD’de benzer yalanları söylemektedir. Eğer söz konusu Hıristiyan kanı olunca derhal füze attıkları ülkelere haber vermektedirler. Obama döneminde milyar dolarlar değerinde 60-70 adet Tomahawk füzesi Suriye’ye atılmış Rus askerleri zarar görmesin diye hangi hedeflere gönderildiği söylenmişti. Ruslar da Suriye’ye bilgi vermiş “kimyasal silah kullandıkları için cezalandırma” işi böylece tatlıya bağlanmıştı. Birkaç uçak ve baraka yıkılmış “dostlar alışverişte görsün” misali tam bir tiyatro oyunu sahnelenmişti.

Ortadoğu’daki güçler mücadelesini “Sünni-Şii Savaşı” zemininde yürüten İran’ın aklını başına alma zamanı çoktan geçmiştir. Hiç olmaz ise Türkiye’yi örnek alıp Batı’ya karşı tedbirli olma konusunda uyanık olmak zorundadırlar.

İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, Şii milislerin ve Hizbullah’ın Irak-Suriye’de Sünni sivillere yaptıklarını görmezlikten gelip saklamaya çalışması ibretle doludur. DAEŞ’in sadece İran’a karşı kullanıldığını savunarak, mezhepçi politikanın savunuculuğu yapmak akıl dışı ve insafsızlıktır. Ne gariptir ki DAEŞ en kanlı eylemlerini Irak,Türkiye ve Suriye’de gerçekleştirirken İran halkını hedef alan hiçbir eylemine şahit olunmamışken bu sözler manidardır.

Bir Batılı yazar; “DAEŞ’in varlığı İran için bir hediyedir. O, bu yolla Türkiye’ye tuzak kurabiliyor, Suudi’leri baskı altında tutabiliyor ve daha da vahimi, İran’ın Irak ve Suriye’deki vekâlet örgütlerinin (Şii milisler) Sünni topluma yaptıklarını meşrulaştırabiliyor” diyerek, İran politikalarını gayet güzel izah etmiştir.

Türkiye’nin Libya ve Suriye’deki operasyonlarını bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Çünkü Müslüman kanı üzerinden büyük bir oyun bozulmaktadır. Libya’daki iç savaşı ve Sünni-Şii çatışmasını da önleyecek olan bu harekâtlar, Batı menfaatlerine aykırıdır. İşte bu yüzden akla gelmeyen kışkırtmaları yapabilmektedirler, vesselam…

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Maho

Yalancı aşağılık iran müslüman düşmanı iran demek amarika demek iran demek israil demek iran demek avrupa demek iran demek,pkk,hdp,chp,sisi,beşar esat demek
  • Yanıtla

Iyildiz

Süleyman Önsay İslam Birliği’nin en büyük engeli: Mezhepçilik Bu başlık yıllar önce İran İslâmî ve Kültürel İşler Bakanı Muhammed Bagher Hurremşad’ın o günkü Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’i makamında ziyaret i sırasında yapmış olduğu konuşmasından alınmıştır. İslâm dünyasının son derece önemli bir süreçten geçtiğini kaydeden Görmez, bu sürecin üstesinden ancak birlik ve kardeşlikle gelinebileceğini vurguladı. Başkan Görmez, şöyle devam etti: “İslâm dünyası yeter ki birliğini, kardeşliğini bozacak teşebbüslere kaymasın. Bunun da en kötü yolu, mezhepçilik fitnesi yayarak, Müslümanları birbirine düşürmektir. Çünkü hepimizin en büyük mensubiyeti, İslâm’a olan mensubiyetimizdir. Bu mensubiyet, bizi kardeş kılan mensubiyettir. Bu mensubiyete gölge düşürecek her türlü fitneden, fesattan uzak durmak ve Müslümanları da uzak tutmak için fikir ve düşünce insanlarına, dini kurumlara,din âlimlerine büyük görevler düşüyor. Onun için bu ziyaretlerinizin bu kardeşliğe önemli katkılarının olacağını düşünüyorum. Bu konuyu sadece diplomatik seviyede birkaç kelime ve cümleyle geçiştirmeyi düşünmüyorum.” Bugün Efendimizin “İhtilafü ümmeti rahmetün=Ümmetimin farklı bakış açısı rahmettir” buyurduğu bu nimet nasıl oluyor da felaketlerin kaynağı haline gelebiliyor? Demek ki mezheb anlayışlarımızda yanlışlıklar var. Geliniz işin ehlinden sıhhatli bilgileri dinleyerek anlayış ve bakışlarımızı bir süzgeçten geçirelim: Mezheb, dini anlama ve hayata uygulama ihtiyacından ve yükümlülüğünden doğmuş bir bilgi demetidir; dinin dışında değildir, ama din de tek bir mezhebin, yalnızca onun içinde değildir. Din ilâhîdir, Allah tarafından vahyedilmiştir, mezheb ise o ilâhî olanın yanında, vahye muhatap olan müminlerin beşerî anlayışlarını, kavrayışlarını, yorumlarını ve uygulama formüllerini de ihtiva eder. Vahyedilmiş metinleri okuyup anlama, yorumlama, bunlardan çözüm çıkarma imkanına fiilen sahip olmayan müminlerin kendilerine ait bir mezhepleri olmaz; mezhebi (ictihadı) olan alimlerden fetva alır, onların söylediklerini ve yazdıklarını okur, dinler, uygularlar. Eğer devamlı olarak bir alimin ictihadlarını (mezhebini) uygular, din bilgisini yalnız ondan alırlarsa ‘şu mezhebe bağlı, tabi, şu mezhebden’ diye bilinirler. Ama ictihad edemeyen müminlerin daima tek bir müctehidden bilgi ve fetva alma mecburiyetleri yoktur. Ya ehil olduğu için ictihadı ile amel eden veya ehil olmadığı için ehlinden fetva alarak kul olmaya çalışan mü’min, vazifesini yapmış sayılır. İbâdetlere, hukuki ilişkilere, suçlar ve cezalara, siyasi ve ekonomik ilişkilere ait konular ‘amele, fürû’a’ dahildir; bir de inanç konuları vardır; bu inanç konularında da alimler arasında anlayış, yorum, görüş farkları meydana gelmişti; yani inanç (itikad) mezhebleri de vardır. İtikad mezhebleri önce ikiye ayrılmış, birine ehl-i sünnet ve hak mezheb, diğerine ehl-i bid’at ve hak olmayan mezheb denmiştir. Bu iki ana grup da kendi aralarında farklı alt gruplara bölünmüşler, ortaya birçok itikad mezhebi çıkmıştır. Araştırmalara göre bir milyar altı yüz milyon civarındaki müslümanın 200-300 milyonu ehl-i sünnet dışındaki mezheblere bağlıdırlar. Bu iki camia –aşırı giden azınlığı dışarda tutarsak genel olarak- birbirini İslam dairesinin dışında tutmazlar (tekfir etmezler), tamamı birbirini din kardeşi bilirler. Amelde olsun itikadda olsun mezhebcilik, ‘yalnız kendi mezhebini hak bilmek ve diğerlerini bu mezhebe davet etmek, kabul etmeyenleri dinden olmasa bile kardeşlikten, yakın ilgiden dışlamaktır’. İşte müminleri bölen de budur; yani mezhebler ve bunlara bağlı (mensup) olmak değildir, mezhebciliktir. Mezhebciliğin iç ve dış siyasete yansıyan, siyaseti etkileyen tarafı bugün bizi daha ziyade ilgilendirmekte ve hasretini çektiğimiz ‘İslam Birliği’nin önünde güçlü bir engel olarak durmaktadır. İran’dan Lübnan’a uzanan şeride hakim olma hedefini bir örnek olarak alalım; buraya tek başına şîa veya tek başına sünnîler hakim olmak istediklerinde –ki, bu mezhebciliktir- bu hedef, aralarında savaşa kadar varan tefrika ve ihtilafa sebep olmaktadır. Halbuki hem bu şeride hem de bütün stratejik bölgelere, ötekilerin şerrinden korunmak için ‘ümmetin hakim olması’ hedef olur ve bununla yetinilirse tefrika çıkmaz. Tefrikanın tek sebebi elbette mezhebcilik değildir, ama bu yazıda önemli bir sebep olarak onu ele almış olduk. (Hayreddin Karaman, 29.11.2012 tarihli- Mezheb, mezhebçilik ve birlik başlıklı yazısı: https://www.gazeteoku.com/yazar/hayrettin-karaman/mezheb-mezhebcilik-ve-birlik/40870)
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı