Hakiki Türk Kızı Hakime Hesna Şener’in Hikayesi
Hesna Şener, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kırk yaşına bastığı yıl olan 1942 yılında Denizli’ye hâkim olarak atanmıştır. Senirkent’li olarak Isparta tarihinde ilk üniversite mezunu, ilk hukukçu ve ilk hâkim olarak göreve başlamıştı.
Denizli adliyesine, ilk kadın hâkim olarak atandığında ise devletin acımasızlığı nedeniyle halk kendisinden bir adım uzak duruyordu. O yıllarda savaş her şehirde olduğu gibi Denizli’de de özellikle fakirlere daha zor günler yaşatıyordu.
Ortada İkinci Dünya Savaşı dururken Türkiye gündeminin birinci sırasını işgal eden bir dava vardı. 1943 Yılının sonlarına doğru Denizli adliye koridorları adeta buz kesmişti. Bediüzzaman Said Nursi ile birlikte uzak, yakın il ve ilçelerden toplanan 120’ye yakın talebesi, asılacak diye her yerde haberler konuşuluyordu.
Sanki İkinci Dünya Savaşı Denizli adliyesinde sessiz bir sinema şeklinde yapılmaktaydı. Hâkimler Denizli mahkemesine gelen bu yeni dosyadan kaçmak ve ondan kurtulmak için her yolu deniyorlardı. Dosyanın ağırlığını gören hâkimler sudan bahanelerle izne ayrılıyorlardı.
Hesna Hanım, bu ateş topuna benzeyen dosyayı merak ederek araştırmaya başlamış mahkeme dosyasını ve suç teşkil ettiği iddia edilen kitapları birer birer okumuştu. Sonuç olarak dosyada suç unsuruna rastlayamamıştı. Fakat ismi geçen sanıkların sipariş üzerine idamlarının istendiği anlaşılıyordu.
Günlerce iddiaları ve bilirkişi raporlarını yeniden inceledikten sonra Hakime Hanımın yüreğinde masumlara taraf bir vicdan borcu belirmeye başlamıştı. Dosyada isimleri geçenler için özellikle de Said Nursî’nin “kuyuya atılmış Hz. Yusuf” gibi mazlum olduğuna kanaat getirmişti.
Hakime Hanımın vicdanı, yüreğine yerleşerek aklından önce feryat edip: “Suç bunun neresinde?” diyordu.
Denizli Adliyesi’nde Türkiye’nin bir numaralı davasının 12. Duruşmasının başlamasına saatler kala mahkemeye bakan hâkimlerden birinin hastalanması sonucu Mahkeme Başkanı Hesna Şener’i bu davaya hâkim olarak atamıştı.
Mahkemenin 12. Duruşması sessiz ve gergin bir atmosferde başlamıştı. İddialar Şualar kitabında yer alan Beşinci Şuâyla başlayıp Yedinci Şuâyla devam ediyordu. Savunmalar ölüm kalım savaşı gibi sert geçiyordu.
Said Nursi ile beraber bazı talebeleri de kendilerinin değil; Risale-i Nur Eserlerinin müdafaasını yapıyordu. Mahkeme saatlerce devam etti. İdam için ellerini ovuşturanlar karar açıklandığında ise şok olmuştu. Bediüzzaman ve talebeleri beraat etmişlerdi.
Mahkeme salonundaki duruşma, ülkenin birinci meselesi haline geldiğinden devlet erkânı tarafından da izleniyordu. Hâkimler heyetinin vereceği karar, onların mesleklerini ve geleceklerini tehlikeye atacak kadar önemliydi. Dava sonunda sanıklara idam kararı verilmesi beklenirken 15 Haziran 1944’te hepsinin suçsuzluğu açıklanmıştı.
Bu önemli dava bittikten on gün sonra Hesna Hanımın odası bir kaç kez üst üste çalınmıştı. Kapı hafiften aralanarak açıldı; içeri girmek isteyenin kim olduğuna baktığında karşısında akrabası Doktor Ali İhsan Tola’yı görmüştü. Utangaç ve mahcup bir edayla kapıya yakın bir yere geçip ellerini önde bağlayarak selâm vermişti.
Hesna Hanım; Tola’yı akrabası olmasına rağmen pek yakından tanıyordu. Sevinçle ayağa kalkıp: “Gel bakalım. Seninle hemşehriyiz, Isparta Senirkent’liyiz, üstelik de akrabayız” demişti.
Tola’ya “Söyle bakalım! Ne olacak benim bu halim? Baksana, ne dünyaya yaradık, ne ahirete. Enaniyetten ne evlenebildim, ne de tesettürlü bir hayatı yaşayabildim. Bu halimi düşününce, bazen rahmetli babama bile kızıyorum. Tutturdu oku diye. Ben de okudum. Sonra beni üniversiteye gönderdi. Zaman zaman kendi kendime diyorum ki keşke babam beni köyümüzün çobanı Sümüklü Hasan Efendi’ye verseydi de hiç okula göndermeseydi. Evlenseydim, hiç olmazsa dinimin vecibelerini daha rahat yaşar, ayrıca çoluk çocuk sahibi olurdum.” Demişti.
Daha sonra ellerini iki yana açarak: “Fakat elimden ne gelir ki? Demek ki bizim de mukadderatımız böyle imiş.” Diye söylenmişti. Devamında “Ali İhsan, sana buraya ne için geldiğini soramadan konuşuyorum. Hayırdır! Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorar.
Tola’nın sıkıntısı yüzündeki kızarıklıktan anlaşılıyor alnında biriken teri arka cebinden çıkardığı beyaz mendille sildikten sonra Hesna Hanıma suçlu biriymiş gibi kaçamak bir bakış atar ve derki:
“Hâkime Hanım, ziyaretinize geç geldiğim için kusura bakmayın.” dedikten sonra uzun zaman beri gelmek istediğini fakat bir türlü gelemediğini söyleyerek mahkemenin beraat kararından bir gün sonra Bediüzzaman Said Nursi’nin iletmesini istediği şu sözleri söyler:
“Ali İhsan, Hesnâ kızıma git selâmımı söyle. Ben onu mânevî evlâdım olarak kabul ettim!” der. Sonrasında da “Kusura bakma, sana açık söyleyeceğim, beni anlayacağını umuyorum. Örtülü olmadığın için yanına gelmedim. Bediüzzaman, ikinci sefer beni yanına çağırdı ve yine ‘İhsan, mânevî evlâdım Hesnâ’ya git benden ona selâm söyle!’ dedi. Ben de tekrar kendi kendime bu açık kadının yanına nasıl giderim dedim. Üstadın bu isteğini zamanla unutacağını sanarak ziyaretinize gelmedim. Üstad, benim size selâm getirmediğimi öğrendiğinde üçüncü sefer sinirlenerek ‘Sen hâlâ neden gitmedin?’ deyince artık yanına gelmekten başka çarem kalmamıştı. Ve Üstadımın selâmını nihayet size getirdim.” Der.
Bunları söyledikten sonra Hesna Hanım ayağa kalkarak sağ elini kalbinin üzerine koyarak: “Aleykümüsselâm!” der.
O gün Denizli’de hava çok sıcaktır. Kısa kollu bluz bir etek giyen Hesna Hanım sanki herkes sürekli kendisine bakıyormuş gibi o an giydiklerinden rahatsız olmuştur. İçinde, ta derinlerde eski bir yara kanamış gibi ağlamaya başlar.
Tola “Hesna Hanım, Üstad size duâ ettiğini söyledi. Mahkeme safhasında erkek hâkimler davadan korkup çekildiler, ama Hesna Hanım, kendini ortaya koyarak Kur’ân davasına taraftar çıktı!” demişti.
Daha sonra Bediüzzaman Tola’ya bakıp “Ne o, Ali ihsan! Hesnâ tesettürsüz diye mi yanına gitmiyorsun. İşte tesettüre riayet etmiyor dediğin Hesnâ, Tesettür Risalesini beraat ettirdi. Essebebü ke’l-fâil (Sebep olan yapan gibidir) sırrınca, bütün sizin kazandığınız haseneler, sevaplar tamamen ona da yazılıyor. İşte bütün hasene, o beğenmediğiniz Hesnâ’nın şecaat ve cesaretiyle oldu!” demiştir.
Hesna Hanımın gözümden akan yaşlar, ağladıkça rahatlamasını sağlamış içini karartan sıkıntıları da gittikçe hafiflemişti. Ağlaması bir türlü kesilmiyordu. Kendisini kötü hissettiğinden izne ayrılmıştı.
Yaklaşık on gün evinden hiç çıkmamış ve kimseyle de görüşmemişti. Bu süre içinde Tola’nın kendisine naklettiği cümleleri hazmetmeye çalışarak nefis muhasebesi yapmıştı. Bediüzzaman’ın kendisine iltifatlarda bulunmuş olması geçmişe, babası ile olan çocukluk günlerine götürmüştü.
On günlük iç savaştan sonra ruhu sakin bir limana dönüşmüştü. Bundan böyle hayatının nereye doğru gitmesi gerektiğini anlamıştı. Bediüzzaman’ın hakkındaki sözleri ümit ve huzur veriyordu, vesselam…


