28 Şubat Darbecilerine Hadlerini Bildirmek Zorundayız
Dünya tarihinde emsali var mıdır? Hiç zannetmiyorum. Fakat ülkemizde infaz sistemi bazı ayrıcalıklı generallere karşı uygulanamamaktadır. Düşünebiliyor musunuz? Müebbet hapis cezası almış 28 Şubat’ın darbeci generalleri yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında serbestçe gezip tozuyorlar.
Hâlbuki bu darbeciler “gözünün üstünde kaşın var misali” eşinin üstünde başörtüsü var diyerek benim de içinde bulunduğum 10 bine yakın askeri ordudan atmışlardı. Baktılar ki kimseden ses gelmiyor hızını alamayıp başörtülü oldukları gerekçesi ile binlerce memurun işine son verilmesi için mücadele etmişlerdi. Başarılı da oldular. Resmen başörtülü öğretmenleri girdikleri “Milli Güvenlik” dersleri aracılığı ile fişleyip ispiyonluyorlardı.
Gestapo’ya parmak ısırtacak kadar gelişmiş teknikler uygulayarak ülkede tam bir sürek avı başlatmışlardı. Feto ve Yaşar Nuri Öztürk gibi kişiler vasıtası ile “İslam’da başörtüsü yoktur” diyecek kadar ileri gitmişlerdi.
Yetmedi benim gibi ordudan atılan subaylara “iş verilmesin” diye özel şirketlere dahi yazılar gönderip ekmek parası için çalışmamıza dahi mani olmaya çalışıyorlardı. Siyasetçilerin bu çirkin icraatlara ses çıkaramamasından cesaretle “bakın bu dindarların burunlarını nasıl da yerlere sürttük” diye caka satıyorlardı.
Bin yıldan beri İslam’ın kahraman ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin düştüğü acı verici durum ciğerleri yakacak derecede acı vericiydi. İnanın Korona virüsünün solunum sistemine verdiği acı; bundan daha ağır değildir.
Benim gibi 35 resen emekli yani atılmış asker; Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı esnada bu kuruma girmiştik. Her türlü baskı ve yıldırmaya rağmen Erdoğan, 28 Şubat 1997 darbecilerine karşı direniyor işimize son vermiyordu. Sonunda “bir şiir okudu” diye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da hapse attırmayı başarmışlardı.
Sonrasında pişkin pişkin gülerek “Erdoğan artık muhtar bile olamaz” diyecek kadar iğrençleşmişlerdi. Nitekim Erdoğan’ın yerine gelen Ali Müfit Gürtuna, bir gecede hepimizi kapının önüne koymuştu.
Biz mücadelemize devam etmiş sonunda İdari Mahkeme kararı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesine geri dönmüştük. Fakat buna da tahammül edemediler. Belediye yöneticileri zorunlu olmadığı halde kazandığımız mahkeme kararlarını Danıştay’da bozdurarak bizi yeniden kapının önüne koydular.
Bir müddet sonra halkın gönlünde taht kuran Erdoğan seçimleri kazanmış başbakan olmuştu. Fakat ordudan atılma hızı düşmemişti. FETÖ elemanlarına terfi yolları sonuna kadar açılırken bize nefes aldırmamaya yeminli 28 Şubat darbecileri Erdoğan’a da başörtülü askerlerin ordudan ayrılma kararlarını imzalatmayı başarmışlardı.
Resen emekli edilen askerlere “şerh koyduk” denilerek ordudan atılmaları ve beş kuruş dahi tazminat ödenmeden ayırma işlemi devam ediyordu. Sonunda eşi başörtülü hiçbir asker kalmadı. Siyasetçiler de “bakın, artık ordudan başörtülü diye hiçbir asker atılmıyor” diyecek kadar pişkin davranabilmişlerdir. Yahu kimi buldun ki atabilesin!
Nihayet 2010 yılında referandum sonucunda haklarımızı almanın yolu açılmıştı. Fakat ne yazık ki sadece Yüksek Askeri Şura kararı ile ordudan atılan benim gibi şanslı 1200 kişi haricinde resen emekli askerlere “zırnık” dahi verilmedi. Öyle bir durum oldu ki; binlerce asker resmen ikinci defa askeriyeden atılmış gibi kötü bir duruma düştüler…
Bunun mücadelesini çeşitli sivil toplum kuruluşları ve özellikle Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) aracılığı ile vermemize ve defalarca söz verilmesine rağmen hala başarılı olamadık. Fakat kamuoyunu bilgilendirerek 28 Şubat darbecilerinin bankaları nasıl hortumladıklarını ve darbe yolu ile milletin canına okuduklarını ispatladık ve bir çok generalin müebbet hapis cezası almasını sağlamayı başardık.
Fakat şu zamanda Adalet Bakanlığı ve infaz kurumları, kanunsuz uygulamalarla bu darbecileri şımartmaya devam etmektedir. İşin kötüsü kimseden itiraz sesi yükselmemektedir.
Yahu bu darbeci generalleri hapse attırmak için niye bu kadar uğraşıyorsun? Diye soranlar olabilir. İşte o zaman 28 Şubat sürecinde yaşanmış binlerce hikâyeden sadece bir tanesini aktarayım. Belki o zaman bana hak verirsiniz…
Adalet bakanı suçlulara haddini bildirme konusunda aciz kalmışken ister istemez bir başka “haddini bil tartışması” aklımıza geliyor. 10 Aralık 1998 tarihinde Mevlâna Celâleddin-i Rûmî'nin 725'inci vuslat yıldönümü ve Mevlana Haftası’nda Fuar Kültür Merkezi'ndeki açılış töreninde, tatsız bir olay yaşanmıştı.
Yaklaşık 300 kişinin katıldığı açılış töreninde Konya Selçuklu Belediye Başkanı İsmail Öksüzler, kürsüdeki konuşmasında Mevlana'nın hayatını ve görüşlerini anlattıktan sonra ‘‘Biz, insan olarak makamların geçici olduğuna inanıyoruz. Her insan toprak olacaktır. Başkan, vali, paşa dahi olsa. Başkan, vali, paşa haddini bilmeli, toprak gibi olmalı’’ ifadelerini kullanmıştı.
İşte kıyamet bu söz üzerine kopmuştu. Protokol sırasında oturan Konya Garnizon Komutanı Tümgeneral M. Kenzi Suner, Öksüzler'in bu sözlerine sinirlenip ayağa kalkarak, ‘‘Siz bana haddimi bildiremezsiniz. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komutanlarına hakaret edemezsiniz. Bunun gereğini yaparız’’ diye bağırmıştı.
Hiç beklemediği bir tepki ile karşılaşan Öksüzler bunun üzerine, nezaket göstererek ‘‘Ben Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun şerefli mensuplarına, saygıdeğer komutanlarına hakaret etmedim. Mevlana'nın görüşlerini yorumlarken hata yaptıysam, özür diliyorum, özür diliyorum’’ demesine rağmen Suner, oturduğu yerden ‘‘Özrünüzü kabul etmiyorum’’ karşılığını vermişti.
Bu rezil duruma bizden başka kimse itiraz etmiyor “askerlerden daha iyi mi bileceksiniz?” diye itiraz edenler susturuluyordu. Bu olayı yaşayan bir kişi, bir yıl sonra eşiyle birlikte Konya’ya yolu düşmüş. Garnizon Komutanlığı konutunun bitişiğindeki askeri lojmanlarda oturan eski komşusunu tesettürlü eşiyle ziyaret etmiş.
O tarihlerde başörtüsü ile lojmana giriş büyük sorun olduğu için ev sahibi asker, nizamiyeye kadar gelerek bu kişileri evine çıkarmıştı. Hoş beşten sonra gitme zamanı gelmiş kapıya yönelmişler. Ancak asker ev sahibi birden “aman durun “Komutan Suner bahçede, sizi görmesin”, demiş.
Bakmışlar komutan bahçeye çıkmış, çiçekleriyle uğraşıyor. Kapı eşiğinde biraz beklemişler komutan gitti, gidiyor derken korkuyla tam birkaç adım atmışlar ki adam geri dönüvermiş. O telaşla geri kaçışı, tam bir komedi oyunu gibiymiş.
Biraz daha beklemişler adam oyalanıyor, bir türlü gitmiyor, bunlar da oyalanıp çıkamıyorlar. “Nasıl yapalım” derken, bodruma, kalorifer dairesine inip penceresinden çıkalım” diye düşünmüşler. Ne yazık ki o daracık pencere demirli olduğundan yine çıkamamışlar.
Kendilerini sanki kapana sıkışmış bir hırsız gibi hisseden bu insanlar, lojman ziyaretinden bin bir pişman olmuşlar. En çok da ev sahibine zarar vereceklerinden çekinip mahcup olmuşlar. Beklemekten başka çare bulamamışlar. En nihayetinde komutan evine girmiş de bunlar da telaşla vedalaşıp, kaçarcasına oradan uzaklaşmışlar.
Bu hikâye umarım yaşanılan sıkıntılı ve çirkin süreci anlamanıza yardımcı olmuştur, vesselam…


