Hoşgörü İslâmî bir kavram değildir!
Bu tespit ilim, irfan ve fikir ehli Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre merhuma ait. Onun değerlendirmelerinden önce bu kavramın bir virüs gibi algı dünyamızda süratle yayılmasının arka planını ortaya koyan önemli bir haberi ve beraberindeki yorumu bir hatırlayalım.
AA’nın Washington mahreçli ve 23 Eylül 2003 tarihli haberi özetle şöyle:
“CIA ve ABD Federal Soruşturma Bürosu FBI hakkında yazdığı kitaplarla tanınan Ronald Kessler, ‘CIA Savaşta (The CIA at War)’ adlı kitabında, CIA Direktörü George Tenet ve diğer üst düzey CIA yetkilileriyle yaptığı görüşmelere de yer verdi.
‘İslam’da, öteki dinlerde olduğu gibi ruhban sınıfı olmadığı için herhangi bir kişi kendini dini lider olarak adlandırabilir. Bu yüzden CIA, bazı din adamlarını para ile satın aldığı gibi, sahte dini liderler de çıkarttı’ ifadelerinin yer aldığı kitapta, CIA’nin, kendilerini din adamı olarak tanıtan ve Müslüman olmayanlar hakkında daha yumuşak dini mesajlar verecek görevlileri işe aldığı ifade edildi.
Bir CIA kaynağının, ‘Radyo istasyonlarının yönetimini devralıyor ve din adamlarını destekliyoruz. Propagandaya geri dönüş. Ilımlı Müslümanlar çıkartıyoruz’ şeklindeki sözlerine yer verdi. Bu yönde fetvalar veya dini yazılar yayınlamaları için din adamlarına para verildiği de bildirildi.”
Şimdi de araştırmacı ve yazar Serdar Kuru’nun bu konu ile ilgili yorumuna (yorumdan pasajlara) yer verelim:
“Bugünlerde elime çok ilginç bir kitap geçti. Kitap, CIA ve FBI üzerine çeşitli kitapların da yazarı olan Ronald Kesslerin ‘The CIA at War’ çalışması.
Yazar, CIA’nin İslam’da kesin kurallara ve hiyerarşiye bağlı resmi bir ruhban sınıfı olmadığını analiz ettiğini bunun üzerine çeşitli din adamlarına rüşvet vermek dışında kendi din adamlarını da ortaya çıkarttığını söylemekte. CIA tarafından şekillendirilen bu ‘din adamı’ ajanların kendilerini şeyh, hoca, molla ve dini lider olarak tanıtıp bütün İslam aleminde ‘ılımlı’ ve ‘hoşgörülü’ İslam modelini vaaz ettiklerini belirtmiş.
Kitapta görüşlerine başvurulan ismi açıklanmayan bir CIA kaynağı teşkilatın şu anda dünya çapında elindeki tüm propaganda tekniklerini kullanarak bu sahte din adamlarını destekledikleri ve kendi ‘ılımlı Müslüman’ modellerini kendilerinin çıkarttığını söylemekte.
Sonuç olarak özellikle 1980’lerden sonra dünyaya yayılan emperyalizme, kapitalizme ve siyonizme ‘hoşgörüyle’ bakan İslam ve Müslüman versiyonlarının nereden seri üretim yapıldığı hakkında bu kitap oldukça zihin açıcı bir görev yapmakta.” (www.ihvanlar.net)
Evet “Hoşgörü” salgınının nereden ve ne maksatla düşünce ve gönül dünyamıza sızdırıldığının özetini bu haber ve yorum gözler önüne sermektedir.
Genelde ilim ve fikir ehlinin seyirci ve suskun kaldığı o yıllarda Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre merhum bu felakete adeta tek başına yazdığı bir makale ile karşı çıkmıştır. “İSLÂM, HOŞGÖRÜ VE EŞİTLİK” adlı incelemesinin bu konuyla ilgili bölümlerinden, bizlerin sade birer mümin olarak asgari bilmemiz gereken ve idrakimizi aşmayan noktalarını şöyle özetleyebiliriz:
“Tıpkı eşitlik (müsâvat) kavramının İslâm dışı bir kavram olması ve Kur’ân’da yer almamış olması gibi, hoşgörü (müsâmaha) kavramı da Kur’ân’da, ve tesbit edebildiğim kadarıyla, mûteber Hadîs külliyâtlarında yer almamaktadır. Her iki kavram da Batı Hıristiyan Medeniyetine has paradigmalar yâni ‘düşünce kalıpları’dır…
Günümüzde ‘eşitlik ilkesine inanmış olmak’, genellikle, ‘hoşgörülü olmanın’ da ‘âdil olmanın’ da temeli olarak sunulmaktadır. ‘Eşitlik’ ve ‘hoşgörü’nün Hıristiyan Batı’ya has birer kavram iken nasıl olup da hiç filtre edilmeden ve bunların İslâmî yanları olup olmadığı araştırılmadan Türk toplumuna sızmış olması ve hattâ i’tibâr kazanması ilgi çekicidir. O kadar ki, bugün gerek ‘Eşitlik’ gerekse ‘Tolerans (Hoşgörü)’ kavramlarının İslâm-dışı kavramlar olduğu açıkça ifâde edildiğinde ‘Böyle bir iddia İslâm’a karşı büyük bir bühtândır’ diyerek buna şiddetli tepki gösteren pek çok hâlis ve muhterem Müslüman vardır. Bu da medya aracılığıyla yapılan propagandaların insanları nasıl etkin bir biçimde Pavlov’un şartlı refleksine tâbi tutmakta ve idrâklerini ne kadar köreltmekte olduğunun bir başka delîlidir…
Hoşgörü, İslâmiyet dışı bir paradigmadır.
Hoşgörünün; ‘Olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme hâline işâret ettiği’ni tesbit etmiştik. İslâm’a göre, bir kimsenin şahsına karşı ‘olumsuz durumlar’ söz konusu olduğunda kişi, kendi öz irâdesiyle:
1) Eğer gerekiyorsa, kısas isteyebilir,
2) Bunların karşılığını Allah’a havâle edebilir,
3) Bilgili hesabın görülmesini Rûz-i Cezâ’ya (yâni Ahiret’e) bırakabilir,
4) Sabır ve tahammül gösterebilir ya da
5) Mâruz kaldığı ‘olumsuz durum’un müellifini af edip hakkını helâl edebilir.
Özellikle son iki şık, bir Batı paradigması olan hoşgörünün teşkil ettiği filtrenin ardından bakıldığında, ‘hoşgörülü davranışlar’ olarak yorumlanabilirler. Zâten Kur’ân ve Sünnet de, şahsî haklar söz konusu olduğunda, Müslümanları hatâ ve kusurları örtmeye (dolayısıyla ihsân sâhibi olmaya) ve affedici olmaya dâvet etmektedir.” (III/134; IV/149; XXIV/22; XLII/37, 40-43). (Ahmet Yüksel Özemre, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 1996, Y. 25, S. 2, s.10. Ayrıca: http://ozemre.com/index.=option=com_content&task=category§ionid=11&id=76&Itemid=57)
İnşaallah haftaya devam edeceğiz.


