• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Sedat Yılmaz
Sedat Yılmaz
TÜM YAZILARI

Din siyasileştirilemez ama siyaset de “dinsiz” olmaz!

25 Ocak 2019
A


Sedat Yılmaz İletişim:

Ekonomi yazarken gündemin harareti sebebiyle birden kendimi siyasetin içinde buluverdim. Maamafih Abdurrahman Dilipak Üstadımın özellikle son bir haftadır yazdıkları; boşuna karalanmış, sütunlar dolsun veya maslahat hâsıl olsun diye kaleme alınmış yazılar değil diye düşünüyorum. Üstad’ın önceki yazılarının da farklı üslup ve mânâ taşımadığı kanaatindeyim…

Siyaset kamu ve kamuoyu düzenini ilgilendirdiğinden zor bir alan. Bir yanda geçmişten gelen din, gelenek ve medeniyetin bıraktığı izler, diğer yanda modernitenin ve muâsır kuvvenin baskısı... Sâdece Türkiye’de değil tüm dünyada siyaset bugün mezkûr iki tazyik arasında gidip geliyor.   

Neticede, siyasetin gâyesi toplum düzenini sağlamak olduğundan, siyasi otorite veya otorite adaylarının toplumun dinî veya din dışı ya da karma yapısına göre usul ve politika geliştirme mecburiyeti var. Zirâ siyasi otorite politik görüşleri doğrultusunda geçmişten gelen din, gelenek ve kültüre yön vermeye ve toplumun değerlerini kendi otoritesine göre biçimlendirmeye kalkarsa sosyal dengeyi bozmuş oluyor.

Bu sebeple toplumda istikrarı sağlamak için siyasette kavramlar, çizgiler ve metotlar vatandaşın anlayacağı şekilde olmalıdır. Siyaset toplumun değerlerine göre düzenlenmeli ve evrensel normlarla güçlendirilmeli. Çıkar yol bu!

Bu da yetmiyor...

Siyasetin kurumsallaştırılmasında vatandaşa da önemli görevler düşüyor. Fertler, kendilerini yöneteceklerin yönetim biçimlerini siyasi ve kültürel açıdan kıyas edebilecek kadar bilgili ve bilinçli olması gerekiyor. Böylece bürokrasi, kendini mutlakiyetleştiremiyor ve halkın gücü önünde hizmet etmekten başka çâre bulamıyor.

Diğer bir konu ise kişisel haklar dâhilinde halkın siyasi kimliği… Ülkede insanların yaşantı tarzları, inanç, kültür, eğitim ve ekonomik seviyeleri, elde ettikleri haklar, meslekleri ve dünyaya bakışları o ülkenin siyasi kimliğine yön veriyor. Mezkûr siyasi kimlik de istikrarın veya istikrarsızlığın manivelası oluyor.

Siyaset cephesinin toplum karşısında elde etmek istediği bir de meşruiyet mes’elesi var… Meşruiyet yönetimin halk tarafından kabulü anlamına geliyor. O da siyasi erkin ve vatandaşın ortaya koyduğu kimliğe bağlı. Yani siyasal eğilimler ve siyasi yönetimler toplumda ne kadar bilinir ve benimsenirse meşruiyet o kadar güçleniyor. Aksi, baskıcı ve halktan uzak siyaset ise toplumda yeni yeni fay hatları oluşturuyor veya mevcut fay hatlarını derinleştiriyor.

Bir yönetimin halk nazarında kabul görmesi meşruiyet mes’elesini tam olarak çözmüyor. Küresel meşruiyet de oldukça mühim. Dolayısıyla evrensel ve milli değerlere bağlı dinî açıdan da onay almış bir yönetim meşruiyet hakkını elde edebiliyor.

Özetle; toplum / siyaset ilişkisiyle disipline edilmiş denetlenebilir ve hesap verebilir bir yönetim, hızlı ve kaliteli hizmet, sorunlara karşı anında çözüm, devlet / millet arasında konsensüs, hiçbir kesimi kayırmayan adalet anlayışı, merkez kadar kolları da sağlam bir yönetim, toplum ve evrensel değerlerle kurumsallaşmış bir siyaset, devlette her zaman istikrarın teminatı oluyor.

Tabii siyasi istikrarı engelleyen en önemli husus çıkar çatışmaları!.. Siyaset, modernite ve mevcut gelenekselleşmiş toplum baskısı altında fonksiyonlarıyla müesseseleşirken çıkarları zedelenen güç gruplarının siyasete hâkim olabilme çabası, toplumsal gerginlikleri kaçınılmazlaştırıyor.

İster modern ister gelenekçi; çıkar çevrelerinin siyasette egemen olmasını engellemek için kurallar ve politikalar geliştirmek şart. Bu nedenle adaletin tesisi güç odaklarına karşı politikalar oluşturmayı gerektiriyor.

Servetin güç ve iktidara dönüşmesi dinimizin de yasakladığı ciddi bir husus… Özellikle herhangi bir servet ve iktidar gücünün siyasi alanda her türlü tasarrufu kendinde toplama isteği istikrara değil, kargaşaya sebep olur. Dolayısıyla siyasette yani devlet yönetiminde en fazla ihtiyaç duyulacak şey ahlâki değerlerdir. Ahlâkın temeli de din... İşte söz konusu durum din / siyaset ilişkisinin nerede lâzım olacağını, nerede başlayıp biteceğini açıkça gösteriyor.

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulan, “Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resulüne verdiği fey (savaşsız ganimet) Allah›a, resulüne, (onun) yakınlarına-akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. (Eşit paylaşımla değil, adil paylaşımla bunlara verilecektir ki, mal ve servet) içinizden zenginler arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın. Artık Resul size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırsa ondan da sakının ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın ikâbı (azabı)çok şiddetlidir” (Haşr: 7) mealindeki âyeti kerîme, İslâm Dini’nin konuya ne kadar hassas ve siyaseti tanzim etmede de ne kadar dikkatli olduğunu gösteriyor.

Ancak Müslümanlık açısından bakıldığında İslâm’ın siyasal bir manifesto olmadığı gerçeği doğrultusunda dinin de siyasileştirilmemesi gerekiyor. Diğer taraftan siyaseti dinsizleştirmek de toplumlara yapılabilecek en büyük zulüm. Ahlâkilikten ve ulvi değerlerden daha doğrusu dinden uzak bir siyasetin toplumları nerelere götürdüğü ve insanların başlarına ne tür bâdireler açtığı tarihen sabit.

Binâenaleyh dini siyasallaştırmak ve karşıtı olan siyaseti dinsizleştirmek devlet idaresinde en büyük sapma olarak nitelendirilebilir. Siyaset dinî kurallardan bigâne kalamaz ama din de asla siyasileştirilemez.

 

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23