Bıyığın ne suçu var?
Bıyığın ne suçu var?
MUSTAFA ARMAĞAN
CHP Grup Başkanı Özgür Özel mitingde hızını alamayıp tarihe bir bıyık tartışması daha armağan etmiş oldu.
Mutlak Butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığına geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu’nun eski basın danışmanı gazeteci Atakan Sönmez’i kastederek, “O iğrenç bıyıklı TGRT’ci...” sözüyle zengin ötekileştirme repertuvarına yepyeni bir kategori ekledi.
Erkek nüfusunun neredeyse yarısının bıyıklı olduğu bir ülkede ana muhalefet liderinin böyle pervasızca konuşabilmesi “Bu ülkede lider olamayız” itirafının inkârı kabil olmayan bir misali olarak tarihe geçti.
Özgür Özel’i televizyonda dinlerken aklıma 48 yıl öncesine ait şahsî bir hatıra geliverdi. Günün anlam ve önemine uygun olduğu için anlatayım size de.
Yıl 1978 olmalı. Yaşım 17 var yok. Bıyıklarım henüz terlemiş. Kendiliğinden uzuyor, ben de gelişmesine karışmıyordum.
Meğer karışanlar olacakmış, nereden bileyim!
Bir pazar günü rahmetli annemle Bursa’da, solcuların “kurtarılmış bölge” ilan ettiği Teleferik Pazarı’na gitmiştik.
Birden kalabalığın içerisinde yedi sekiz kişilik bir grubun etrafımda halkalandığını fark ettim. Nereye gitsem onlar da dönüyor, annemle aramızda adeta bir perde oluşturuyorlardı. Halkadan çıkmak istediğimde hemen o tarafa kayıyor, beni bırakmıyorlardı. Sarılmıştım. Sanki oyun oynuyorduk.
Ne var ki oyunun ciddiyetini, yaz günü koluna bir hırka almış 25-30 yaşlarındaki bir gencin böğrüme dayadığı metal nesneden anladım. Üzeri hırka ile örtülü olduğu için nesneyi görmedim ama bu soğuk metal besbelli bir tabancaydı.
Ne kaçabiliyordum ne de annemin dehşete kapılmış gözlerinden dikkatimi ayırabiliyordum. Donup kalmış, ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteydim.
Elindeki metali böğrüme dayayan genç kulağıma eğildi ve sert bir sesle tehdit etti:
“Bir daha buralara geleyim deme. Eğer gelirsen bacaklarını kırarız. Bir daha seni buralarda görmeyelim….”
“Tamam, tamam” deyip de halkanın lütfen açıldığı yerinden annemin yanına geçmiş ve apar topar pazar yerinden uzaklaşmıştık.
Peki nereden tanımışlardı beni? İşinde, gücünde biriydim. Emekçiydim sonra; inşaatlarda marley döşemecisiydim. Etliye sütlüye karışmaz, kitaplarımı okumaya çalışırdım. Akşam Lisesine devam ediyordum. Bir de Osmanlıca öğrenmeye çalıştığımı hatırlıyorum. En affedilmez suçlarım bunlardı.
Elimi yüzüme sürdüğüm anda fark ettim işlediğim cinayeti. Aklıma hemen yeni terlemiş bıyığımın dudaklarımın kenarlarından aşağı doğru sarkması geldi…
O yıllarda bu bıyık tarzı “Ülkücü bıyığı” diye bilinirdi. Solcuların bıyığı daha farklıydı ve Özgür Özel’in iğrenç dediği tipe daha yakındı. Müslüman ve muhafazakâr camianın bıyıklarını ise badem bıyık tabir ederlerdi.
Ülkücülüğe sempati duyuyordum elbette; Yıldırım semtindeki İmam Hatip öğretmeni Hüseyin Kurt Hoca’nın sahibi olduğu Ülkü Kitabevi’nin sıkı müdavimiydim, ocağa da bir kere gitmiştim ama örgüt üyesi değildim. Yine de bıyığım beni ele vermişti.
Adam o sıcak pazar yerinde tetiği çekmiş olsa düpedüz bıyığım yüzünden öldürülecektim, Allahu a’lem.
Aradan neredeyse yarım asır geçti.
1978’de bıyık, bir genci pazar yerinde ölüm tehdidiyle karşı karşıya bırakıyordu.
2026’da ise başka bir bıyık stili bir ana muhalefet partisinin lideri tarafından “iğrenç” diye küçümsenebiliyor.
Peki bıyığın ne suçu var?
Suç ne 1978’de ne de 2026’da.
Suç, bıyığı bahane eden zihniyette.
Bıyık hâlâ aynı bıyık.
Sadece tehdit yöntemi değişti:
Eskiden tabanca, şimdi kürsü ve ekran.
Tarih tekerrürden ibaret değil belki ama bıyık hususunda tekerrür ediyor gibi.