Artık lütfen şu kalkan treni kaçırmayalım!
Çalkantılarla geçen 2018’den sonra yeni yılda; büyümelerin iyiden iyiye düşeceği, işsizliğin artacağı, üretimin azalacağı, enflasyonun yüzde 20’ler civarında gezineceği giderek daha da netleşiyor. İş dünyası, iyimserlik değil temkinli bir umutla 2019 yılına giriyor... Dengelenmenin durgunluğa yöneldiği bu dönemde herkes zor bir yılın beklentisiyle olumsuzlukları aşmak için kolları sıvamış durumda.
Her şeye rağmen son dönemde kamu destekleriyle oluşan sinerji, belki de 2019 yılında yaşanması muhtemel ekonomik bunalımı biraz hafifletecek. Demek istediğim; şimdiden karalar bağlamaya, enseyi karartmaya gerek yok. Olan oldu… Ölen öldü!.. Bundan sonra kısa ve orta vadede evdeki çer çöpü halının altına süpürmeden temizlemek ve önümüzdeki uzun vadeye moralli bir şekilde hazırlanmak lâzım.
Her fırsatta ve yeri geldiğinde söylediğimiz şu yapısal reformlara ciddi şekilde el atmanın zamanı geldi de geçiyor. Şayet reformları yine ertelersek ülkenin potansiyeli ve dinamizmi daha da zayıflayacak… İhracat becerisi gerileyecek. Dolayısıyla 2019 kur, enflasyon ve faizin dengelenip dizginlendiği bir yıl olmalı ki 500 milyar dolarlık ihracat ile birlikte 2023’ün diğer hedeflerine ulaşmak kolaylaşsın!
Bugünlerde bütün gözler finans sektöründe… Bankalar fırtınadan nispeten kendilerini kurtarmış görünüyor. Ancak ekonominin ezici baskısı reel sektörü âdeta bunaltmış. Eğer ekonomide denge veya dengelenme diyorsak, nimet ve külfette müsavat diğer ifadeyle muadelet ölçüsü de gerekiyor. Zâten anayasal haklar da bunu gerektirmiyor mu?
TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in bankalarla ilgili bir önerisi var ki, dikkate alınmasından yanayım... Erol Başkan şöyle diyor: “Sıkı para politikası, bütçe disiplinin devamı ve enflasyon ile mücadelede son derece başarılı çalışma yapan bir hükümet sistemimiz var. (Bu kertede) reel sektörün finansmana erişim problemi mutlaka çözülmeli. Bunun için de banka bilançolarında gerekli temizliğin yapılması ve önlerinin açılması şart…”
***
Üzerlerinde bu kadar sert baskının olmasına rağmen; reel sektörün hâlâ yatırım iştihanının olduğunu, ancak finansal daralma sebebiyle sorunlarını aşamadığını, unutmayalım. Çoğu ağızlardan finans sektörünün para musluklarını kapattığına dâir alınan mesajlar, ekonominin sağlığı açısından düşündürücü gelişmeler... Bir kez daha söylüyorum; bırakın maliyetini en büyük sıkıntı, finansa sağlıklı ulaşamamak reel sektörü canından bezdirmiş. Kamudan da destek gelmese sektör nefes dâhi alamayacak!
Reel sektörün azmini ve iş yapış gayretini katıldığımız Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın (BTSO) bu yıl 45’incisi düzenlenen Ekonomiye Değer Katanlar Ödül Töreni’nde gördük. “Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, İhracat, Vergi Özel Ödülleri ve Sektör Liderleri” dallarında şirketler âdeta birbiriyle yarıştı. Aslında BTSO’nun yarışına aday olan her şirket, her iş insanı ödüle lâyık… Her biri kendi alanlarında Türkiye için başarının parmakla gösterilen birer örnekleri…
İşte Bursa’da; Kurumlar Vergisi’nde Pro Yem, Bursagaz ve Contitech Lastik, Gelir Vergisi’nde Muharrem Yılmaz, Şükrü Karagül ve Mehmet Celal Gökçen, ihracattaTofaş, Oyak Renault ve Bosch Sanayi, aralarında Limak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir’in de bulunduğu Vergi Özel Ödülleri’nde 6 iş insanı ve Sektör Liderleri’nde 23 firma yarışmada başarı plaketi alarak ekonomide birer lokomotif görevi üstlendiler.
BTSO Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Burkay’ın ifadesiyle, 137 milyar liralık ekonomik büyüklüğe ve 14 milyar dolarlık ihracat hacmine ulaşan Bursa, artık gerçekten kural koyan bir yapıya kavuşmuş. Bursa, sanayi ve otomotiv şehri ama aynı zamanda tarım, tekstil, turizm ve termalleriyle dünyaca ünlü bir merkez. Tek başına dünyada birçok ülkeden daha fazla ticaret yapma kapasitesine sahip.
***
Bursa iş dünyası, mevcut potansiyelini daha da büyütmek üzere “Bursa büyürse Türkiye büyür” inancıyla ortak akıl oluşturmuş… Son zamanda 40’tan fazla makro projeyi hayata geçirmiş… Türk ekonomi tarihine geçecek sâdece TEKNOSAB projesi bile büyük sanayi dönüşümünün ve yüksek katma değerin süper habercisi.
2019 gibi zor bir yılı aşma noktasında beklentiler hakikaten yüksek. Müşahhas olarak Bursa’yı misal gösterdim. Ama genel manada Türkiye’nin ihtiyacı belli… Geçmişten ders alarak ileriye emin adımlarla yürümek... İkincisi umudu hiç kaybetmemek...
Fakat söz konusu yüksek beklentiyi karşılamak için de iyi bir çıpaya, ülkeyi zıplatacak sağlam bir güce, zorluklara direnecek metanetli ve yüksek moralli iş ortamına, dolayısıyla güçlü kurumlara ihtiyaç var. Kurumların güçlü olması da bahsettiğim yapısal reformlara bağlı.
Küresel ekonomideki küçülme dolayısıyla emtia fiyatlarının artma ihtimalinin olmaması ve ABD Merkez Bankası FED’in faiz artırmada güvercin politikalarına yönelmesini bir şans olarak görmeliyiz. Diğer yandan hükümet başta, ekonomiye kafa yoranlar da boş oturmuyor. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili iyi şeyler paylaşıyorlar. “100 günlük programlar”… Özel sektör yatırımları, hep duymak istediğimiz müjdeler…
Şayet elimizi hızlı tutar reformlarımızı en kısa vadede tamamlayabilirsek bir iki yıl içinde yeniden atağa geçecek dünyaya yetişme potansiyelimiz artarak güçlenecek. Biliyoruz ki, geçmişte kaçan trenlerin haddi hesabı bile belli değil… Diyorum ki, lütfen bu defa limandaki gemiyi, istasyondaki treni kaçırmayalım!