Küresel Krizlere Kur’ânî Çözümler: 13. Bediüzzaman Sempozyumu’nun ardından
Çağımız maddecilik, hız ve dijitalleşmenin kıskacında boğuşuyor. Bu sancılı dönemde, İstanbul’da 5 kıtadan ve 60’ı aşkın ülkeden gelen yüzlerce ilim ve fikir insanı, günümüzün küresel krizlerine Kur›an ve Sünnet penceresinden çözümler sundu.
İstanbul İlim ve Kültür Vakfı (İİKV) tarafından düzenlenen 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu, insanlığın ruhundaki büyük boşluğa ilaç niteliğindeydi. Felsefeden sosyolojiye, hukuktan iletişime, psikolojiden ilahiyata kadar pek çok farklı disiplinden ilim adamının sunduğu bildiriler, Bediüzzaman’ın fikirlerinin çağdaş sorunları teşhis ve tedavi etmedeki ehemmiyetini yine gözler önüne serdi.
Sempozyumun en güçlü mesajlarından biri, sosyal, siyasi, iktisadi ve ekolojik krizlerin kökeninin aslında manevî olduğudur. Bediüzzaman’ın “mânâ-yı harfî” nazarı, (varlığı kendi Yaratıcısı” adına okuma ve anlamlandırma) kâinatla ve insanla kurduğumuz bozuk ilişkiyi onaracak yegâne pusuladır.
Sempozyumda, çağımızın “kuvveti hakka tercih eden” mimsiz medeniyet anlayışına karşı, Kur’an medeniyetinin “hakkı kuvvete esas alan” adalet anlayışı vurgulandı. Zulmün failine veya mağdurun kimliğine göre değişmeyen, “bir masumun hakkını bütün insanlık için dahi feda etmeyen” mutlak adalet (Adalet-i Mahza) ilkesi, küresel barışın tek çaresi olarak sunuldu. Bediüzzaman, “Hak kuvvettedir değil, kuvvet haktadır” der.
Çatışmanın ve kutuplaşmanın tırmandığı bir dünyada sempozyumdan yükselen en gür sadâ, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok” düsturu oldu. Kendi yapıcı vazifesini yerine getirip İlahî vazifeye karışmamayı, şiddet ve tahrip yerine ikna, tebliğ ve asayişi muhafaza etmeyi esas alan müsbet hareket ilkesi, geleceğin huzurlu dünyasını inşa edecek anahtar kavramdır. Bu ilke hem küresel barış hem de terörden ve kutuplaşmadan arınmış huzurlu bir toplum için en sağlam yol haritasıdır.
Bediüzzaman, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” der. Müslümanların ihtilaflarının faturasını tüm İslâm âlemi ödemektedir. Zulme çözüm İttihad-ı İslâm’dır. Bediüzzaman’ın “Azametli, bahtsız bir kıt’anın; şanlı, talihsiz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, İttihad-ı İslâm’dır” tespitini yaptığı Hutbe-i Şamiye eseri, asırlık bir reçetedir.
Günümüzün en büyük psikososyal problemi gelecek kaygısı ve tükenmişliktir. Bediüzzaman, İslâm dünyasının en ağır zulüme maruz kaldığı bir zamanda dahi umudu diri tutar. Muhâkemat’ta “Yeis (ümitsizlik), mâni-i her kemâldir” tespitini yaparken, Hutbe-i Şamiye’de “Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun!” diyerek psikolojik ve toplumsal dirilişin ilkelerini haykırır.
Rus esareti yıllarında çubukla yere idealindeki üniversitenin (Medresetü’z-Zehra) planlarını çizecek kadar ufuk ve ümit sahibi olan Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî eserinde “İslâm parça parça olmuş!” diyen Rus askere:
“Tahsile gitmişler! İşte Hindistan, İslâm’ın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadîsinde çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. Yahu, şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçecek; muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet’in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev’-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.”
Evlilik oranlarının düştüğü, boşanmaların arttığı ve doğum oranlarının tarihin en düşük seviyelerine gerilediği günümüzde Bediüzzaman, aile medeniyetinin ihyası için de köklü çözümler sunuyor. Aileyi dünyevî küçük bir cennet, eşleri ise birbirinin ebedî hayat arkadaşı olarak gören Bediüzzaman, Tesettür Risalesi’nde aile içi uyumun temel şartını “Şer›an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır.”
Modern sefahet kültürünün aileyi hedef aldığına dikkat çekerek Sünûhat eserinde “Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış, yuvalarına dönmeli” uyarısıyla yuvanın kutsiyetine ve şefkat merkezli fıtrî rolüne vurgu yapar. Aile içinde verilen ilk manevî eğitimin çocuğun ruhsal gelişimindeki hayati yerini ise Emirdağ Lahikası’nda şu sözlerle özetler: “Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer” der.




