“Tabutta bile olsa, gömülmedikçe tüm ümidim Türklerdedir!”
Her ne kadar, bazıları kendi öz benliğini unutup başka milletleri, özellikle de Avrupa’yı örnek alıp takdir etse de; tarihe adaletiyle, cesaretiyle, mazluma sahip çıkmasıyla örnek bir milletiz.
İşte onlardan bir tanesi: “Tabutta bile olsa, gömülmedikçe tüm ümidim Türklerdedir!” sözünün sahibi Aliya İzzetbegoviç’tir.
Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı, siyasetçi, avukat, yazar ve İslam mütefekkiri Aliya, halkı tarafından çok sevilerek “Bilge Kral” olarak anılırdı.
Yukarıdaki söz öyle sıradan bir iltifat olmayıp, Türk milletinin geçmişine duyulan “saygı”dan çok daha öte, sarsılmayan “güven” duygusudur.
Sırp zulmünün zirve yaptığı bir dönemde, Aliya neden ümidini sadece Türklere bağlamıştı?.. Neden bütün kapıların kapandığı, mazlumların yalnız bırakıldığı, tüm dünyanın suskun kaldığı bir zamanda Türkiye’den ümit kesmemişti?..
Çünkü; şimdi Suriyelilere sahip çıkıp kucak açtığımız gibi, tarihimiz boyunca mazlumlara kucak açıp yardımına koşan, dertlerine derman olan bir millet olmuşuz.
Burada asıl mesele: “Geçmişin büyüklüğünü” anlatmak değil, “bugünün sorumluluğunu” taşıyabilmektir!
ALİYA ve ÜMMETİN MAZLUMLARININ ÜMİDİ: TÜRKLER
Aliya İzzetbegoviç, sadece Bosna’nın karanlık günlerinde yalnızca kendi halkının bağımsızlığı İçin mücadele eden bir lider değildi. İnsan onur, inanç ve özgürlüğün de savunucusuydu.
Onun bu sözü, Türkleri diğer milletlerden üstün ilân etmesinde değil; onlardan beklenen sorumluluğu hatırlatmasından başka bir şey değildi.
Bakın; bugünün büyük devlet geçineni ABD’ye.. Değil sahip çıkmak; zayıfın, mazlumun elinde neyi var neyi yoksa (petrol, yeraltı zenginlikleri vb.) bir bahane bularak ellerinden alıyor.
Hâlbuki; bir milletin itibarı yalnızca ordusunun gücüyle ve zenginliğiyle değil, adalet duygusuyla belirlenir.
Avrupa’nın da geçmişteki sömürgeciliğine dünya tarihi şahittir.
MAZLUMUN UMUDU OLMAK İÇİN MERHAMET VE ADALET ŞART
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar savaşların, işgallerin, yoksulluğun ve ayrımcılığın gölgesinde yaşam mücadelesi veriyor.
Mazlumların feryadı sınırları aşıyor da; dünyanın güçlüleri (ABD, Avrupa) çoğu zaman – Filistin gibi - çıkarı olmadığından görmezden, duymazdan geliyorlar..
Mazlumun kimliğine bakmadan hakkını savunmak, adaletsizliğe karşı ses yükseltmek, diplomasiyi ve insani yardımları etkili biçimde kullanmak, barışı desteklemek ve uluslararası hukuk konusunda tutarlı davranmak ancak asil Türk milletine yakışan bir haslettir.
“TABUTTA BİLE OLSA”DAKİ O İNCE DETAY
Sözün en çarpıcı kısmı belki de burasıdır: “Tabutta bile olsa…”
Bu ifade, umudun en dar zamanda bile kaybedilmemesinin gerektiğini hatırlatır. Her şeyin bittiği sanılan bir anda bile, bir milletin yeniden ayağa kalkabileceğine duyulan inançtır.
Geçmişin hatıralarıyla avunmak yeterli değildir. Bilime önem veren eğitim sistemi, gençler, ahlâklı yöneticiler, adaletten ayrılmayan hukukçular, dürüst insanlar, çalışan eller ve sorumluluk sahibi yöneticiler, vatandaşlar olmadan hiçbir tarihî miras geleceği tek başına inşa edilemez.
Bizim sözde Atatürkçülerin “izindeyiz” deyip, ülke kalkınması için hiçbir adım atmayıp, heykel ve boş hamasi nutuklarla avundukları gibi..
Bugün terörist devlet İsrail’e kucak açan Azerbaycan yönetimi, yarın başı sıkıştığında Türkiye’den başka kimseyi yanında bulamayacaktır.
Ayrıca; başımızdaki idarecilerin yapısı da önemli.. Zira; Azerbaycan’ın darbeyle indirilen milliyetçi Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey: “Türkiye’den Hocalı’daki (ve Kelbecer’deki) kadınları ve çocukları kurtarmak için 4 tane helikopter istedim, vermediler. Ben daha ne isteyeceğim?” diyerek kırgınlığını ifade etmişti.
Çünkü; iktidarda SHP/DYP, Cumhurbaşkanlığı makamında Süleyman Demirel vardı. Demirel, daha sonra desteğini darbeci Aliyev’e vermişti!
Bazen üzeri küllense de; mazlumun umudu hep Türkler olmuştur.







