Saadet Partisi’ne ne oluyor?
Malum, Doğu Akdeniz’deki menfaatlerimizi korumak maksadıyla Libya’ya asker gönderilmesini öngören Cumhurbaşkanlığı tezkeresi, 183 ret oyuna karşılık 332 kabulle Meclis’ten geçti.
Bu hamleyi, öncelikle, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki yer altı kaynaklarından mahrum etmek ve güney kıyılarımızdan bir mil öteye geçirmemek amacıyla küresel güçlerce hazırlanan tüm planları boşa çıkaran bir hamle olarak okumalıyız.
Kim ne derse desin, Türkiye ve Libya arasında imzalanan mutabakatlarla tekerlerine çomak sokulan mahfiller, bu son adımla artık iyice köşeye sıkışmış oldu.
•
Libya tezkeresinin 1 Mart’la kıyaslanması da son derece yersiz. Zira TBMM’de 1 Mart 2003’te oylanan Irak tezkeresi, “gri” bir tezkereydi. “Evet” diyenlerin de, “hayır” oyu verenlerin de kendilerince geçerli sebepleri vardı. Öyle ki, şapkayı şöyle bir önümüze koyup yıllar sonra muhasebeye giriştiğimizde, ne “Türk askeri eğer Irak’a gitseydi, bu ülkedeki Müslümanlar bugün belki de bu halde olmazdı. Tezkere geçseydi, Mehmetçik, ABD’nin Irak’ta canının istediği gibi at koşturmasına izin vermezdi” görüşünü ileri sürenlere itiraz edebiliyoruz, ne de “İyi ki Irak tezkeresini onaylamayarak Müslüman bir ülkenin işgaline bile isteye katılmadık. Allah’tan, emperyalistlerin akıttığı kana ortak olmadık” savunmasını yapanlara “Haksızsınız” diyebiliyoruz.
Ama Libya tezkeresi Irak tezkeresine hiç benzemiyor. Mahiyet açısından birbirleriyle alakası olmayan tezkereler bunlar. Bir defa, Libya tezkeresi, milli çıkarlarımızı ihlal edecek oldu-bittileri önlemeye matuf bir tezkere.
Coğrafyamızda oynanan oyunlar bu tezkereyle bozulacak, Türkiye’nin hakları bu tezkereyle korunacak.
•
Her şeyden önce karşımızda, en büyük vaadi, Türkiye’yi bölgeden uzak tutmak olan, “Tek bir Türk gemisi buraya giremez” diye efelenen Halife Hafter isimli seküler bir piyon var. Üstelik Akdeniz’de Türkiye’nin paydaşı olduğu petrol ve doğalgaz göz göre göre yağmalanıyor. Kısacası, Türkiye’nin elini-kolunu bağlamayı hedefleyen bir büyük proje sahneye konulmak isteniyor. Daha açık söylemek gerekirse, ülkemize karşı örtülü bir savaş yürütülüyor.
Tüm bu hengamede biz ne yapsaydık peki?
Bütün bu girişimlere sessiz mi kalsaydık? CHP’nin dediği gibi, Libya’ya asker yerine, diplomat mı gönderseydik?
Hem Türkiye bugüne kadar diplomatik olarak atması gereken adımları atmadı mı? 27 Kasım’da Trablus’la “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırmasına Dair” yaptığımız anlaşma diplomatik bir anlaşma değil miydi?
Diyeceğimiz o ki, bu saatten sonra ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor Türkiye. Masadaki başarısını sahada da devam ettirmek için canhıraş bir şekilde çabalıyor. “Bölgede ben de varım. Kimse benim egemenlik sahama göz dikemez” diyerek, gerekmesi halinde silahlı güç de kullanabileceğini dosta-düşmana ilan ediyor.
Masadaki başarının sahada da devam ettirilmesi ancak ordularla mümkündür. Türkiye de işte bu kozunu kullanıyor. Görevi diplomatik kazanımları ve milli menfaatleri savunmak olan ordusunu sahaya sürüyor.
•
Hâl böyleyken, yani Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme girişimi makul sebeplere dayanıyorken, muhalefetin olayı çarpıtma çabası akıl alır gibi değil.
Hadi Mehmetçiğe “lejyoner”, yani “paralı asker” diyen CHP’lileri geçtik. Bu elemanlar nasıl olsa tıynetlerinin gereğini yerine getiriyor.
Peki ya, Saadet Partililere ne oluyor? Ne oluyor ki, onlar da CHP’nin peşine takılıp tezkere karşıtlığına soyunuyor?
Tarih, 7 düvelin asker gönderdiği Libya’daki TSK varlığını sorgulayanları da, her seferinde Türkiye’nin rakiplerinin tezlerini savunanları da elbette yazacaktır. Unutulmasın ki, bugün şer odaklarıyla yan yana gelmekte bir beis görmeyenler, çok yakın bir zaman sonra mutlaka ve mutlaka tarihin çöplüğünde yerlerini alacaktır.
Bu böyle biline!


