Ne yani, şimdi biz zamma “zam” diyemeyecek miyiz?
3 Kasım 1839’da ilan edilen ve kabaca özetleyecek olursak, Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilindeki Müslümanlarla gayri müslimler arasında “eşitlik” sağlamayı amaçlayan Tanzimat Fermanı’nın toplumda nasıl karşılık bulduğuyla alakalı sayısız anekdot vardır.
Bunların en dikkat çekici olanlarından biri hiç şüphesiz son Osmanlı vakanüvisi (tarihi olayların kayıt ve zaptı için görevlendirilen devlet tarihçisi) Abdurrahman Şeref Efendi’nin naklettiği trajikomik hadisedir.
¥
Abdurrahman Şeref Efendi’nin aktardığına göre, Galata semtindeki Voyvoda Karakolu’nda kumandan bir tabur ağası varmış. Hristiyan ahali, kendilerine hakaret ettiklerini söyledikleri Müslümanları kolundan tuttukları gibi Voyvoda Karakolu’na götürür ve tabur ağasına “Bu bana ‘gâvur’ dedi” diye dert yanarak ceza talep edermiş.
Tabur ağası hemen her gün tekrar eden bu tür olaylardan artık iyice sıkılmış. Günlerden bir gün yine Hristiyan ahaliden biri aynı şikayetle Müslüman bir vatandaşı karakola getirince tabur ağası daha fazla dayanamamış. Anlatılanlara göre, “Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Şimdi Tanzimat var, bundan sonra gâvura ‘gâvur’ demeyeceksiniz” diyerek Müslüman adamı bir güzel paylamış.
¥
Tanzimat’ın toplumdaki yansımalarına dair ilginç olaylardan biri de fermanın okunduğu Gülhane Bahçesi’nde 3 Kasım günü yaşananlardır.
Malum, Tanzimat ilan edildiğinde tahtta Sultan Abdülmecid bulunsa da “Batılılaşma” reformlarının asıl mimarı dönemin Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa olmuştur. Bildiğiniz gibi, Londra’da elçilik yapan ve büyük bir Avrupa hayranı olan paşa, Abdülmecid’i Tanzimat’a ikna ederek, fermanı da bizzat kendisi kaleme almıştır.
Gülhane Bahçesi’nde toplanan mahşeri kalabalığa fermanı okuyan da Mustafa Reşit Paşa’dan başkası değildir.
Uzatmayalım...
3 Kasım 1839 günü ferman okunduğu sırada Gülhane Parkı’nda yerli halkın yanı sıra Avrupalı devlet adamlarından da birçok kişi yer almıştır. Avrupalılar fermanı olumlu karşılamış, fakat Müslüman halk bu “Tanzimat” işinden pek bir şey anlayamamıştır. Gülhane’deki kalabalığın ferman okunurken, birbirine dönüp “Ne yani, biz şimdi gavura ‘gavur’ diyemeyecek miyiz?” sorusunu yöneltmesi de zaten söz konusu kafa karışıklığının en büyük kanıtlarından biridir.
¥
Son birkaç gündür ardı ardına gelen “zam” haberlerini ve bu haberlerin medyada yer alış biçimlerini görünce, nedense aklımıza bu hikayeler geldi.
Nasıl gelmesin ki?
Baksanıza, hükümete yakın birtakım yayın organları, yapılan doğalgaz zammına “fiyat ayarlaması”, “fiyat değişikliği”, “fiyat düzenlemesi” gibi her türlü yakıştırmayı yapıyor da bir “zam” kelimesini telaffuz edemiyor. Altından girip üstünden çıkıyorlar, ancak “zam” ifadesini bir türlü kullanmıyorlar.
Sadece hükümete yakın yayın organları da değil bu uyanıklığı yapan.
Baktığınızda, muhalif kanatta da aynı kurnazlığın olduğunu görüyorsunuz.
Onlar da peşlerine takıldıkları siyasilerin zamlarına “zam” dememek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Hatta bahsettiğimiz kesimde iş biraz daha içler acısı.
Ekrem İmamoğlu’na bakın örneğin.
Adam, başkanı olduğu belediyenin peşi sıra yaptığı zamları “Bunlar zam değil. Finansal düzenleme ile ilgili bir çalışma” sözleriyle savunmaya çalışıyor.
¥
Hâl-i perişanımız özetle bu.
Ne dersiniz, gavura “gavur” diyemediğimiz gibi, bu memlekette bundan sonra zamma da “zam” diyemeyecek miyiz acaba?


