Kısır çekişmelerle düşmanı sevindirmeyelim
Suriye’nin İdlib kentinde 33 Mehmetçiğimizin şehit düştüğü saldırının asıl failinin Rusya olduğu konusunda herhalde herkes hemfikir. Öyle olmalı, zira birliklerimizin yerleri önceden Rusya’nın sahadaki yetkililerine bildirilmesine rağmen gerçekleştirildi mahut kahpelik. İlk atışın ardından uyarı yapılmasına karşın devam ettirildi bombardıman.
Rusya’dan dost olmayacağı, şehit ve yaralılarımızı almak için bölgeye giden ambulanslarımızı bile vurmasından belli.
“Bizim olayla hiçbir alakamız yok” demelerine bakmayın siz.
Yalan söylüyorlar.
“Türk askerlerinin hiçbiri, gözlem noktalarında hayatlarını kaybetmedi. Gözlem noktalarındaki askerler ne yaralandı ne de bir tehlikeyle karşılaştı. Türkiye’ye saldırı, terör gruplarının hüküm sürdüğü yerlerden yapıldı” palavrasına kanmayın sakın.
Göz boyuyorlar.
Algı oluşturmada oldukça mahirler.
“Türk askerlerinin güvenliğinin sağlanması hususunda gereken her şeyi yaptık” zırvasını yumurtlamaları bunun en bariz örneği.
O denli pişkinler ki, hâlâ “Türkiye ile İdlib sorununun çözümünde koordinasyonu sürdürmeye hazırız” diyebiliyorlar.
Öylesine yüzsüzler ki, ellerine bulaşan kana bakmadan başsağlığı mesajı yayınlayabiliyorlar.
•
Bir değil, iki değil bu. Her defasında aynı namussuzluğa şahit oluyoruz.
İdlib’de askerlerimize yönelik topçu atışı nedeniyle 8 şehit verdiğimizde yaşananları hatırlayın.
Üzerinden daha bir ay dahi geçmemiş olan o alçaklığın akabinde ne demişti Rus yetkililer?
“Türkiye bize bilgi vermeden hareket etti. Bu nedenle Suriye ordusunun top atışına maruz kaldılar” yalanını savurmuşlardı değil mi?
•
6 Şubat tarihli yazımızda Rusya’nın samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermiştik aslında.
“Bunlarla bir gün mutlaka ayrı düşeceğiz. Her ne kadar, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Bizim Rusya ile çok ciddi stratejik girişimlerimiz var. Şu aşamada bir çatışma ya da ciddi bir çelişki içine girmemiz gereksiz’ dese de olacak bu” cümleleriyle yaklaşan tehlikeye acizane dikkat çekmiştik.
Böyle olmasını istemezdik ama, yaşanan son gelişmeler, öngörülerimizde haklı çıktığımızı gösteriyor.
Yeni dönemde Putin ile Erdoğan’ın arasının eskisi gibi olmayacağı gayet açık.
İlişkilerin tamir edilmesi bir hayli zor, hatta imkansıza yakın.
Rusya ile tüm anlaşmalarımızın hükümsüz hale geldiği bir noktadayız.
Aralarında Astana ve Soçi’nin de bulunduğu bütün mutabakatlar anlamını yitirmiş durumda.
1993’te, yol kesen PKK’lıların Bingöl’de silahsız 33 askerimizi şehit etmesiyle birlikte TSK unsurlarına düzenlenen en kanlı saldırının arkasında olan bir ülkeyle daha fazla yol almak olanaksız.
Peki kimle yol alacağız?
Dönüp baktığımızda, ABD, Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler de yüzümüze gülüp arkamızdan kuyumuzu kazıyor.
Her fırsatta Türkiye’nin yanında olduklarını deklare edenler, sıra somut adım atmaya gelince verdikleri sözleri birden unutuyor.
“İdlib’de uçuşa yasak bölge ilan edilmesi” çağrısı yapanlar, her nedense bir süre sonra mezkur taleplerini rafa kaldırıyor.
Bunların suyuna gittikçe yaşadığımız acıları gördük. Dolayısıyla, “denge” politikasını elimizin tersiyle itip aksiyona geçmeliyiz artık.
Bakın, sırf mültecilerin Avrupa’ya geçişi için sınırları açmamız bile adamları nasıl paniğe sevk etti.
Gördünüz, anında “Ankara’dan, AB’ye göçmen akışını kontrol etmekle ilgili taahhütlerine bağlı kalmasını bekliyoruz” açıklaması yaptılar.
Türkiye’yi mülteci meselesinde tek başına bırakan kendileri değilmiş gibi, “Uluslararası toplum, Suriyeli mültecilere kucak açan Türkiye’ye desteğini artırmalı” hokkabazlığına soyundular.
Anlayacağınız, tam anlamıyla tutuşmuş vaziyetteler.
Bize göre, Türkiye, pek çok ülkeyi köşeye sıkıştıran bu politikasını aynen devam ettirmeli. Dost görünümlü düşmanlarına anlayacağı dilde cevap vermeyi aralıksız sürdürmeli.
Elbette bugünleri de atlatacağız. Önemli olan, siyasi çekişmeleri bir kenara bırakıp ülkemize oynanan oyunun büyüklüğünü fark edebilmek.
Gerisi laf-ı güzaf.


