--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Erbakan’a “fırıldak” diyen fırıldak “Saadet”i SP’de mi buldu?

Rasim Bolbol
Rasim Bolbol

Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir, ancak bu “Doğru” bozuk saat kadar bile olamıyor. Bir kez olsun doğruyu gösteremiyor, hakikati söyleyemiyor. Tam bir omurgasız olduğu için hep eğri oturup, eğri konuşuyor. Her ortama uyum sağlayan, bukalemun gibi renkten renge giren, hasbelkader yazacak bir köşe bulan, fakat köşe çizgileri olmayan mezkur çapsız, fikir namusundan ne denli nasipsiz olduğunu her fırsatta gözler önüne seriyor.

Kimden mi bahsediyoruz?

Tabii ki Sözcü’nün soyadıyla namüsemma yazarı Necati Doğru’dan…

Yaptığı son dansözlük malum...

Hazret, Saadet Partisi’nin belediye başkan adaylarını “cepsiz ceket giydirerek” tanıtması üzerinden aklı sıra AK Parti’ye vuruyor. “İktidar partisinin kayırma-kollama-eş-dost-hısım-akrabayı gözetmesi üzerine dayandırılmış bir modeli sürdürmesine en anlamlı tepkinin Saadet Partisi’nden geldiğini” yazıyor.

Saadet Partililerin “Biz yemeyeceğiz. Yedirmeyeceğiz.
 Kayırmayacağız. Yolsuzluk yapmayacağız” 
demek için başvurduğu “cepsiz ceket” metaforuna söyleyeceğimiz bir şey yok. Zira kendileri bir siyasi partinin temsilcileri. Bu kapsamda sandıkta rakipleri olan AK Parti’yi köşeye sıkıştırmak için her türlü atraksiyonun içine girebilirler. İktidarın politikalarını eleştirmek için (meşru olmak kaydıyla) bütün argümanları kullanabilirler.

Peki ya Doğru Necati öyle mi?

Ona ne oluyor? Ne oluyor da yıllarca yerin dibine soktuğu Milli Görüş ekolünden gelen Saadet Partisi’ni bugün göklere çıkarabiliyor?

Geçmişte “Erbakan şimdi, İstanbul’un sosyete otellerinde kızına laik masonlardan daha Batıcı düğünler yapıyor, Konya’ya gidince de ‘İslam’ın mücahidi’ diye yine alkış, destek alıyor” herzesini yumurtlayan ahlaksız, kafaları bulandırarak bugün kimlerden alkış ve destek almaya çalışıyor?

Hoca’yı, dini siyasete alet etmekle itham eden riyakar, şimdi hangi kesimleri kirli oyununa alet etmeye yelteniyor?

Milli Görüş kadrolarını “Yiye yiye şişmişler” diye tefe koyan bu yiyici cevap versin hele:

Sen, bugün partisini öve öve bitiremediğin rahmetli Erbakan için “Bütün gelişmiş, gelişmemiş dinler gibi, son tahlilde, kişinin nefsinin kölesi, zevkinin köpeği olmaktan kurtulmasını ve bu yolla da Allah’a daha çok yakınlaşmayı öğüt verip öneren Müslümanlığın mücahitliğine soyunmuş Erbakan’ın aslında gözü dünya malında, mülkünde, zevkinde iflah olmaz bir hedonist (zevk düşkünü) olduğunu öğreniyoruz” iftirasını atan düşkün değil misin? 

70 küsur yaşındaki Erbakan’a “Devlet kadrolu korumasına cami avlusunda aptes leğeninde ayağını yıkatan başbakan” dediğin günleri daha unutmadık.

Hoca’yı ve ekibini “fırıldak” olarak nitelendirdiğin dönemler hâlâ dün gibi hafızalarımızda.

Yani, biz senin ciğerini biliyoruz.

İyisi mi bu fırıldaklıklara bir an önce son ver! Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol. Ezcümle, biraz olsun soyadının hakkını teslim etmeye çalış!

Çok şey mi istiyoruz ya hu?

İLAHİYATLARIN SAYISI ARTIYOR, 

AMA EĞİTİM KALİTESİ NE ÂLEMDE?

Eğitim konusunda niceliği niteliğin önüne geçiren açıklamalar yapmakta nedense sürekli ısrar ediyoruz.

Buna daha önce de pek çok defa tanık olduk. Asıl konuşmamız gereken keyfiyet olduğu halde, kemiyetin dillere pelesenk edildiğine sayısız kez şahitlik ettik. Öyle gözüküyor ki bundan sonra da etmeyi sürdüreceğiz.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, Kamu Denetçiliği Kurumu’nda düzenlenen “Din Eğitimi ve İLİTAM Çalıştayı”nda yaptığı konuşmaya bakarsanız, ne demek istediğimizi anlarsınız.

Evet, “2011 yılında benim dekanlığım döneminde 22 ilahiyat fakültesi vardı. Aradan geçen 8 yıllık süre içerisinde bu sayı 105’e çıktı” diyor, sayın Erbaş. Yani bugüne kadar pek çok kişinin yaptığı gibi, o da nitelik yerine niceliği öne çıkarmayı tercih ediyor.

Sizce de tuhaf değil mi?

İlahiyat fakültelerinin sayısının arttığını daima gururla söylüyoruz, ancak o ilahiyat fakültelerindeki kalitenin (ne yazık ki) günden güne düştüğünü görmezden geliyoruz. Maalesef, ilahiyatların sayısal olarak bu denli çoğalmadığı dönemlerde hocaların da, öğrencilerin de günümüzle mukayese edilemeyecek bir donanıma sahip olduğu gerçeğini sürekli unutuyoruz.  

Şurası gerçekten çok doğru:

Sayın Erbaş’ın da dile getirdiği gibi; bugün din eğitimi açısından sıkıntılı dönemler tamamıyla geride kaldı. Mağduriyetler bütünüyle giderildi. 28 Şubat sürecinde dinî eğitime vurulan prangalar AK Parti iktidarıyla birlikte teker teker söküldü.

Bunlar hiç şüphesiz devasa kazanımlar. Lakin şapkayı da önümüze koyup sormamız lazım: Eğitim kalitesi baz alındığında, üstelik sadece ilahiyat fakülteleri özelinde de değil, genelde bir geriye gidiş söz konusu değil mi? Pek çok parametre de bu geriye gidişi teyit etmiyor mu?

Baksanıza, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2018 yılına ilişkin raporuna göre ‘eğitimde refah’ sıralamasında 10 üzerinden 0 puanla Meksika ile birlikte son sırada bulunuyoruz. Yine OECD’nin ‘eğitim endeksi’ne göre 38 ülke arasında 35’inciyiz.

PISA değerlendirmelerinde de durum farklı değil. Orada da 72 ülke arasında 50. sırada yer alıyoruz.

Görünen o ki eğitimde nicelikte dünyayla yarışıyoruz, ama iş niteliğe gelince hep sınıfta kalıyoruz. Bina dikme konusunda elde ettiğimiz başarıyı maalesef insan yetiştirme hususunda gösteremiyoruz.

Bu gidiş bir an önce tersine çevrilmeli, yoksa biz daha çoook hayıflanmaya devam ederiz.

 

Rasim Bolbol Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle