Devletin resmî haber ajansı da bunu yaparsa...
Genelde Doğu Akdeniz’de, özelde ise Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler, dünyanın en önemli gündem maddelerinin belki de en başında yer alıyor şu son birkaç aydır.
Görüyorsunuz, irili-ufaklı pek çok devlet ellerini ovuşturarak bu bölgedeki enerji pastasından pay kapmanın derdine düşmüş vaziyette.
Kolay kolay da geri adım atacağa benzemiyorlar.
İşte bu yüzden, önümüzdeki yılların, hatta belki de on yılların alacağı şekil, Kıbrıs’tan ve etrafından belirlenecek desek yanlış olmaz.
Kıbrıs bizim için böylesine önemli.
Peki biz Türk halkı olarak Kıbrıs konusuna yeterince önem veriyor muyuz dersiniz?
Sakın yanlış anlaşılmasın, elbette Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türkleri’ni himaye etme noktasında üzerimize düşeni layıkıyla yapıyoruz. Türkiye olarak, hak ve çıkarlarımızı korumak için atılması gereken her türlü adımı tereddütsüz bir şekilde atıyoruz.
Bizim “Kıbrıs’a yeterince önem veriyor muyuz” diye sorarkenki kastımız biraz daha farklı.
20 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen ve geçtiğimiz günlerde 45. yıldönümünü idrak ettiğimiz Kıbrıs Barış Harekâtı’nın anlam ve öneminin farkında mıyız mesela?
Üzerinden neredeyse yarım asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, harekâtla ilgili belleklerde yer edinmiş birtakım yalan yanlış bilgileri ortadan kaldırabildik mi örneğin?
Maalesef bu hususta hiç de iç açıcı olmayan bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.
Şu an dahi Kıbrıs Harekâtı’na dair pek çok yanıltıcı haber ortalıkta dolaşıyor.
Hatta onlardan birine daha geçenlerde şahit olduk.
Gördünüz, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî haber ajansı, harekâtla ilgili servis ettiği kronolojik grafikte Kıbrıs zaferini Bülent Ecevit’e mâl ederek Necmettin Erbakan’ı adeta yok saydı.
Halbuki gerçekler kabak gibi ortada.
1974’teki Kıbrıs Harekâtı’nın asıl mimarı ve kahramanı şeksiz ve şüphesiz Erbakan Hoca’dır.
Bu öyle bizim şahsi görüşümüz falan da değil, tarihi bir hakikattir. Üstelik bugün bu hakikati batılı devletler bile dillendirmektedir.
Söylesenize, rahmetli Erbakan olmasaydı, barış harekâtı bu kadar başarılı yürütülebilir ve ikinci harekât böylesine iyi sonuçlanabilir miydi?
Tabii ki sonuçlanamazdı.
Çünkü, o dönem hem mu-hale-fet-teki Süleyman Demirel’in AP’si hem de koalisyon ortağı Başbakan Bülent Ecevit’in CHP’si harekâta kar-şıydı.
ABD ve Avrupa’nın baskısından korkuyorlardı.
Kıbrıs’a çıkarmanın bir “macera” olacağını, bunun bütün dünyaya savaş açmak anlamına geleceğini iddia ediyorlardı. Daha da kötüsü, kangren haline gelmiş bu sorunun diplomasiyle çözülebileceğine inanıyorlardı.
Başbakan Bülent Ecevit garantör ülke olan İngiltere’ye bu maksatla gitmedi mi zaten?
“Diplomatik” temaslarda bulunmak için hani?
Oysa Batılıların Kıbrıs’taki zulmü durdurmayacağı bal gibi biliniyordu. O an için tek çözüm Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Kıbrıs’a göndermekti. Erbakan da tam olarak bunu savunuyordu.
Bu sebeple, Kıbrıs sorununu görüşmek için İngiltere’ye giden Ecevit’in uçağı daha yeni havalanmışken Milli Güvenlik Kurulu’nu acil olarak toplamıştı Erbakan. Tüm itirazlara rağmen, “İngilizler nasıl olsa taleplerimizi reddedecekler. Biz boşuna vakit kaybetmeyelim” diyerek kararlı bir tutum sergilemiş ve “tam yetkili başbakan vekili” sıfatıyla “Harekâtı derhal başlatın” emrini vermişti.
Unutmayın, Ecevit, sırf kendisi İngiltere’deyken çıkarma emri verildi diye CHP-MSP koalisyonu bozulana kadar yurtdışına adımını atmayan ve bir daha Erbakan’a başbakanlık vekaletini tevdi etmeyen bir siyasetçidir.
Umarız devletin resmi haber ajansı, “resmi ideoloji”nin dayattığı dogmaları bir kenara bırakarak bu gerçekleri görür.


