Ümmetten hilafete yol gider
Ümmetten hilafete yol gider
MUSTAFA ÇELİK
Müslümanların tek ümmet oluşu dinin aslî hükmüdür; parçalanma ve dağılma ise arızî bir sapmadır. Asıl olan vahdettir, tefrika ise zaaftan doğar. Bu vahdetin siyasal ve içtimaî teminatı olarak hilafet, ümmetin birliğini koruyan bir bekçi, dağılmayı önleyen bir mihverdir.
“Ümmet” kavramı İslam inancında dinî aidiyeti merkez alan, inananlar topluluğunu ifade eder. Bu yönüyle dini ve ahlaki bir birlik hedefini işaret eder. Hilafet nizamına kavuşmak istiyorsanız; önce ulusçuluğu, kavmiyetçiliği, suni coğrafi hududları reddedip ümmet olacaksınız, tek ümmet şuurunu kuşancaksınız. Allah’n muradı, müstaz’af konuma düşmüş Müslümanların tek ümmet ve imamete kavuşmalarıdır.
“Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas Sûresi/ 5)
İslâm’ın tasavvur ettiği toplum, dağınık ve birbirinden kopuk kitleler değil; aynı hakikatin etrafında toplanmış, aynı kıbleye yönelmiş bir ümmettir. Bu birlik, tarihsel bir tesadüf ya da siyasî bir zorunluluk değil, doğrudan doğruya dinin özünden neşet eden aslî bir ilkedir. Zira vahdet, tevhidin toplumsal tezahürüdür. İnançta bir olanların, istikamette de bir olmaları beklenir. Bu sebeple Müslümanların tek ümmet hâlinde bulunmaları “olsa da olur” kabilinden bir tercih değil; dinin ruhuna içkin bir zorunluluktur.
Buna mukabil, tarih boyunca yaşanan parçalanmalar, ihtilaflar ve ayrılıklar bu aslî yapının bir parçası değil; bilakis onun zayıfladığı anların arızî sonuçlarıdır. Tefrika, çoğu zaman nefsânî eğilimlerin, güç mücadelelerinin ve dünya tasavvurundaki kaymaların bir neticesi olarak zuhur eder. Bu yönüyle bakıldığında, dağılma hâli kalıcı ve meşru bir durum değil; tedavi edilmesi gereken bir kırılmadır. Çünkü ümmet bilinci zedelendiğinde, sadece siyasî birlik değil; ahlâkî ve fikrî bütünlük de yara alır.
Bu noktada hilafet meselesi, salt bir yönetim modeli olmanın ötesinde, ümmetin birliğini muhafaza eden bir çatı işlevi görür. Hilafet, farklı coğrafyalara dağılmış Müslümanları aynı idealde buluşturan, onları tek bir istikamet etrafında tutmaya çalışan bir merkezdir. Onun varlığı, yalnızca idarî bir düzen değil; aynı zamanda bir aidiyet ve istikrar duygusu üretir. Bu yüzden hilafeti, sadece tarihsel bir kurum olarak değil, ümmet fikrinin korunmasında oynadığı rol üzerinden değerlendirmek gerekir.
Neticede, İslâm’ın hedeflediği yapı vahdet üzerine kuruludur. Parçalanma ise bu yapının tabiatına aykırı, geçici ve arızî bir durumdur. Müslümanların yeniden dirilişi de, büyük ölçüde bu aslî ilkeyi hatırlamaları ve hayatlarına yeniden hâkim kılmalarıyla mümkün olacaktır.
Müslümanlar imanları gereği bir zamanlar aynı imameye dizilmiş tesbih taneleri gibiydi. Renkleri farklı, coğrafyaları ayrı, dilleri başka başka… Ama ipi birdi. İman ipi. O ip sağlamken hiçbir fırtına onları dağıtamıyordu.
Bugün ise taneler sağa sola savrulmuş gibi görünüyor. Aynı kelimeyi söyleyen dudaklar arasında mesafeler var. Aynı kıbleye dönen alınlar arasında soğukluk var. Aynı kitabı okuyan gönüller arasında duvarlar var.
Peki gerçekten dağılan taneler mi, yoksa gevşeyen bağ mı?
“Ben Müslümanım” demek bir kimlik beyanıdır; ama aynı zamanda bir mesuliyet çağrısıdır. Müslüman olmak sadece inanmak değil, o inancın gerektirdiği birliği, dirliği ve izzeti omuzlamaktır. Tarihin belirli dönemlerinde bu birlik, hilafet çatısı altında görünür bir nizama bürünmüştü. O günlerde farklılıklar çatışma sebebi değil, zenginlik vesilesiydi. Çünkü merkezde iman vardı, şahıslar değil.
Ne var ki unutulmamalıdır: Birliği doğuran asıl kudret, bir makamın varlığından önce kalplerin aynı akide etrafında kenetlenmesidir. Hilafet bir sonuçtur; sebep ise ümmet şuurudur. Eğer kalpler dağınıksa, makamlar tek başına diriltmez. Ama kalpler diriyse, en zayıf imkânlar bile büyük dirilişlere vesile olur.
Ey “Ben Müslümanım” diyen kardeşim!
Umut, geçmişe ağıt yakmakta değil; imanı bugünde diri tutmaktadır. Muhtaç olduğun kudret uzak diyarlarda, tarih sayfalarında ya da başkalarının elinde değil… O kudret, imanında mevcuttur. Çünkü iman, insanı yalnızlıktan ümmete; korkudan cesarete; dağınıklıktan nizama taşır.
Yürümek gerekir.
Önce kendi nefsindeki dağınıklığı toparlayarak…
Sonra ailende, çevrende, kardeşliğinde dirliği inşa ederek…
Tesbihin ipi kopmuş olabilir.
Ama ip yeniden düğümlenebilir.
Yeter ki taneler, ait oldukları hakikati unutmasın.
Vakit; Ulus’tan ümmete geçiş vaktidir. Vakit; “beni düşman toprağında en uzak yere gömün” diyen Ebu Eyyüp El Ensari (r.a) ile “beni gasp edilmemiş bir İslam toprağına gömün” diyen Ebu Hanife’ (rh.a)’in vasiyetini buluşturma vaktidir.