Sultan Alparslan’ın son nefesinde verdiği ders
Sultan Alparslan’ın son nefesinde verdiği ders
Mustafa Armağan
Hazırlanmalıyız elbette ama bilmeliyiz ki akıbetimizin nasıl olacağına biz karar verme salahiyetine sahip değiliz. O İlahi takdire göre şekillenecektir.
Senaryosunu bizim yazmadığımız bir piyesin içinde senaryonun ne olduğunu bilmeden oynayan kör oyuncular gibiyiz.
İşte Selçuklu Sultanı Muhammed Alparslan’ın Malazgirt zaferinden sadece 15 ay sonra uğradığı o feci akıbet ve düşündürdükleri…
Dikkat ederseniz Alparslan demedim, Muhammed Alparslan dedim ama Sultan Alparslan’ın adının Muhammed olduğunu nedense bilmeyiz, çünkü bizim tarihlerimize Muhammed isimli olanlara gıcık olan gizli eller hükmeder.
Ona bakarsanız Mevlana’nın ismi de, Farabî’nin ismi de Muhammed’di.
Daha ne Muhammed’ler silindi tarihten, tahmin edin.
Bu arada Sultan Muhammed Alparslan’ın kitaplarımızdaki sakalsız ama bıyıklı resimlerine gülmeden bakmak mümkün müdür? Sultan Alparslan’ın her gün sinekkaydı tıraş olduğunu mu zannediyor bu ressamlar. (O da bir şey mi, Yunus Emre gibi bir dervişi bile her sabah permatikle tıraş olmuş gibi gösteren resimler gezmez mi kitaplarımızda?)
Ah o kitaplarımız ki bizi cahilliğin kıyısına vurdurur her defasında.
Bakın, Yazıcızâde Ali’nin Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı eserinde Sultan Alparslan nasıl tarif ediliyor:
“Ve uzun boyluydu ve sakalı dahi gayet uzundu. Derler ki sakalının ucundan tacının tepesine kadar iki arşın uzunluğundaydı.”
1 arşın 68 santim olduğuna göre varın 2 arşının ne kadar uzun olduğunu siz hesaplayın. Hatta savaşlarda eline dolanmasın diye sakalını topuz yapar gibi bağlarmış Sultanımız.
O kadar uzun bir sakala sahip olan bir tarihî şahsiyeti matruş vaziyette resmetmeye utanmıyor kitaplarımız maalesef.
Son seferi
Sultan Muhammed Alparslan 1071 yılında Malazgirt’te Bizans ordusunu mağlup ettikten sonra Gazneliler ve Karahanlıların Selçuklu hakimiyetinde bulunan şehirlere tecavüze hazırlandıklarını işitince, yarım bırakıp Anadolu’ya geldiği Mısır seferine yönelmedi, başkenti Merv’e geri döndü.
Bu sırada Karahanlı Hükümdarı Şemsü’l-Mülk Nasr Buhara ve Semerkand’ı almak için harekete geçmişti. Alparslan’ın oğulları Ayaz ve Melikşah onunla mücadele etmeye kalkmış ama yenilmişlerdi.
Doğuda tehlike giderek büyüyordu. Önlenmezse devletin istikbalinden emin olunamazdı.
Karahanlı hanedanı deyip geçmeyin, Selçuklu hanedanıyla akrabaydılar. O kadar ki Sultan Alparslan’ın annesi Karahanlı hanedanına mensup olduğu gibi oğlu Melikşah’ı da Karahanlı prenseslerinden Terken Hatun’la evlendirmişti. Nihayet kendi kızı (bazı kaynaklara göre kız kardeşi) mevcut Karahanlı hükümdarı Şemsü’l-Mülk Nasr ile evliydi.
Daha fenası, Ayaz ve Melikşah’ın kendisine saldırmaları yüzünden Alparslan’ın kızı olan hanımını suçlamış ve kaynaklara bakılırsa onu dövmüş, yani şiddet uygulamıştı. Hatta yediği bu dayak yüzünden Sultan Alparslan’ın zavallı kızı hayatını kaybetmişti.
Sultan Alparslan bir baba olarak gayet tabii kızının öldürülmesine çok öfkelendi, Şemsü’l-Mülk’ten hesap sordu, Karahanlı hükümdarı ise yemin billah ederek kızının eceliyle öldüğü, dayaktan ölmediği yolunda güvence verdi.
Ancak yalnızca yüreği yansa iyiydi, Alparslan Anadolu’ya yöneldiği zaman Karahanlıların ordusunu arkasından vuracağından da endişe ediyordu.
Nihayet Malazgirt seferinden döndükten bir sene sonra, 1072 Ekim’inde sefer açtı.
Ceyhun veya öbür adıyla söylersek Amuderya nehri üzerine yaptırdığı yeni bir köprüden askerlerini geçirerek Karahanlı topraklarına girdi.
İlerledi ve bugün haritadan silinmiş olan Berzem kalesini kuşattı (kaleyi uğursuzluğundan dolayı Selçukluların haritadan sildirdiği söylenir).
Sultan Alparslan kaleyi almadan savuşup gitmek istemedi. Çünkü Karahanlılar üzerine ilerlediği zaman arkasından vurulabilirdi.
Kalenin Yusuf el-Harezmî adlı bir komutanı vardı.
Kale direndi ama çok geçmeden komutan Yusuf esir edilmiş, elleri bağlanmış, ayağına da bukağı takılmış vaziyette Sultanın çadırına getirildi.
Görünüşte Alparslan bir hasmını daha etkisiz hale getirmişti. Ancak hadisenin şekli hiç beklemediğimiz bir vadiye taşacaktı. Bu vadi kader vadisiydi.
Alparslan huzuruna elleri ve ayakları bağlı olarak getirilen esiri hesaba çekti.
Ölümden önceki ders
Karahanlıların gücü ve askeri hakkında bazı sırları alacağını umuyordu ama Yusuf ser verip sır vermeyen cinsten bir komutandı. Buna çok sinirlendi ve yere dört kazık çakılmasını emretti: Yusuf ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanacak ve üzerine ok yağdırılarak cezalandırılacaktı.
Bunun üzerine Yusuf el-Harezmî avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
Rezil herif, utanmıyor musun elleri ve ayakları bağlı bir adama ok attırmaya. Bu yiğitlik mi? Sana yakışıyor mu hiç?
Maksadı tabii ki Sultanı tahrik edip kendi ölümünü geciktirmekti.
Sultan Alparslan bunun üzerine “Çözün ellerini ve ayaklarını, bakalım ne yapacak?” diye emir verdi adamlarına.
Çözdüler.
Alparslan’ın elinde bir yay ve ok vardı. Oku Yusuf’a fırlattı ama o zamana kadar hiç ıskalamayan 43 yaşındaki Sultan bu defa isabet ettiremedi. Bunun üzerine Yusuf da olanca hızıyla Sultanın üzerine doğru koşmaya başladı. Çizmesinde gizlediği bir bıçağı olduğunu yazar kaynaklar.
Herkes donup kalmıştı.
Yusuf, Sultana doğru ok gibi fırlamış, Sultan ayağa kalkmış, kılıcına davranmak isterken ayağı kaftanına dolanıp hasmının önüne yuvarlanmış, o da ya kendi bıçağıyla veya bizzat Sultanın önüne düşen kılıcıyla onu yaralamıştı. Hatta yanındaki bir görevliyi de yaralamayı başardığı sırada bir Ermeni temizlikçi elindeki çomak veya çekiçle kafasına vurarak Yusuf’u etkisiz hale getirmişti.
Olan Koca Alparslan’a olmuştu.
Kan revan içindeydi.
Vasiyetini yaptıktan sonra son sözleri şunlar oldu:
“Her nereye yönelirsem ve hangi düşmanın üzerine yürümek istersem daima Allah’ın yardımını isterdim. Dün bir tepeye çıkmıştım, ordumun azametinden ve askerimin çokluğundan altımdaki yer titriyordu. Burada bana bir gurur geldi. Kendi kendime “Ben dünyanın padişahıyım, bana kimsenin gücü yetmez” dedim. Bu yüzden Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah’tan mağfiret diler, bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim” dedi.
Sultan Alparslan dört gün sonra son nefesini verdiğinde tarihler 24 Kasım 1072’yi gösteriyor, Selçuklu tahtında Sultan Melikşah oturuyordu.
Kaynaklar
Muharrem Kesik, “Sultan Alp Arslan nasıl öldürüldü?”, USAD, Güz 2016; (5): 95-115.
Erkan Göksu, Selçuklular, Kronik: 2019.
Cihan Piyadeoğlu, Büyük Selçuklular, Kronik: 2020.
Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, Haz:, Abdullah Bakır, Çamlıca: 2009.