Hac Türkiye’de yasak, Yunanistan’da serbestken yaşanan çarpıcı bir hikâye
Hac Türkiye’de yasak, Yunanistan’da serbestken yaşanan çarpıcı bir hikâye
MUSTAFA ARMAĞAN
Tek Parti devrinde örtük bir Hac yasağı vardı. Hacca gitmek devlet tarafından fiilen engelleniyordu. Gitmek isteyene pasaport vermiyor, döviz tahsis etmiyor, soruşturuyor, böylece insanları bin bir türlü eziyete ve türlü yalancılıklara sürüklüyorlardı.
Sözün özü, Tek Parti idaresi büyük günahlardan yalan ile İslâmın beş şartından biri olan farz bir ibadeti bağdaştırmak gibi gayri mümkün bir tutuma zorluyordu Müslümanları.
Geçen Çarşamba Türkçe ezan devriyle alakalı hatıralarını naklettiğim 1935 doğumlu Adil Özgüç hocanın vaktiyle bir dostundan dinleyip zapt ettiği dokunaklı bir Hac yasağı hatırasını ilk kez okuyacaksınız aşağıda. Ve okuyunca göreceksiniz ki Hacca gitmek için o devirde yalnız mal mülk sahibi olmak yetmiyor, ilaveten yiğitlik de gerekiyordu.
Adil Özgüç’ün gönderdiği “Hüzünlü bir Hacı uğurlama hikâyesi” başlıklı yazısını ufak tefek kısaltmalarla dikkatinize sunuyorum:
“Bursa’ya yeni tayin olduğum günlerdeydi. Evimizin karşı köşesinde küçük bir bakkal dükkânı vardı. Dükkân sahibi hayli yaşlı, güngörmüş, hoş sohbet bir adamıydı. Ailesi Balkan savaşı sonrası Bursa’ya yerleşmiş. Komşular kendisine Bosnalı Üzeyir amca diyordu. Rumeli şivesiyle konuşması, hikâye ve fıkralar anlatması çok hoşuma giderdi.
Hiç unutmam, bir gün onu gözleri yaş içinde, üzgün, buruk bir çehreyle düşünürken buldum. O güleç yüz gitmiş, yerine hayal kırıklığı içinde bedbin bir surat gelmişti. “Hayrola Üzeyir amca!” dedim, “nedir bu halin, kim üzdü seni böyle?” Üzeyir amca başını kaldırdı. “Sorma be muallim bey. Yıllar önce yaşadığım can sıkıcı günleri hatırladım, duygulandım. Sen de üzerine geldin” dedi. Ben de “Muhterem amcam, eğer seni yormaz ve işine mani olmazsa anlatır mısın?” dedim.
Üzeyir amca derin bir nefes aldı. Her zamanki Rumeli şivesiyle anlatmaya başladı.
“Bir gün sabah namazından sonra meydanlıkta hacı uğurlama merasimine gittim. Hacıya yazılanlar vakti gelince firma sahipleri tarafından toplanır, dualarla uğurlama merasimi yapılır. Otobüsler sıra sıra dizilir, uğurlamaya gelenler tanıdıklarıyla helalleşmek için telaş içinde koşuşturur. Ortalık kalabalık; heyecan, coşku, imrenme, gözyaşı bir arada.
O anda benim eski hacılık hikâyesi gözlerimin önüne gelince duygulandım, öfkelendim. Ne olurdu, ben de bu insanlar gibi sevinçle kutsal topraklara uğurlansaydım. Maalesef olmadı. Kaç kere müracaat ettim, pasaport alamadım.
O günlerde hac yolculuğuna gizli yasak vardı. Düşünüyorum: Ne yapayım, nasıl bir yol bulup gideyim? Çare bulamadım. Bir tanıdık şöyle bir akıl verdi: “Emniyete müracaatını hacılık için değil, Bosna’ya akraba ziyareti adıyla yap. Belki o zaman izin verirler”. Dostumun fikri kafama yattı. Hemen bu mealde bir dilekçeyle başvurdum. Aradan bir hafta geçti geçmedi, izin çıktı. Meğer bugüne kadar boşa uğraşmışım. Her işin bir yolu varmış(!) Artık plan yapıp Hac vaktine uygun bir zamanda yola çıkacağım.
1930’lu, 40’lı yıllarda Türkiye’de en iyi vasıta bildiğimiz kara trendi.
Nihayet beklediğim gün geldi. Evde çoluk çocukla helalleştik. Tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorum; sonu karanlık, işin ucunda dönmek de var, dönememek de. “Ya Allah, Bismillah” deyip Sirkeci’den trene bindim.
Mekke nere, Atina nere!
Hududu geçince üzülmedim desem yalan olur. Keşke bu yollara girmeseydik. Yol boyunca bu düşünceler kafamı meşgul etti.
Gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün akşam üzeri Atina’daydım. Niyetim burada birkaç gün kalıp gemi işletmelerine başvurarak Cidde’ye gemi olup olmadığını öğrenmekti.
Çarşı’da bir otele yerleştim. Kısa bir istirahatten sonra otel lobisine indim. Bir de ne göreyim! Bizim Balkan ülkelerinden gelen tanıdık Müslümanlar karşıma çıkmaz mı! Onları gökte ararken yerde buldum. Kucaklaştık. Yıllardır birbirimizi görmemiştik. Hal hatır derken sohbete başladık. Onlar da benim gibi Hac amacıyla gelmişler. Aralarındaki hoca kendilerine rehberlik etmiş.
Yunan gemi işletme firmaları Balkan Müslümanlarının hac ibadeti ihtiyacını bildikleri için her yıl bu zamanlarda Pire-Cidde arasında gidiş dönüşlü turlar düzenlermiş. Hemşehriler Cidde’ye kolayca gemi bulmuş. Ertesi gün beni de o listeye eklettiler. Toplam 15 kişi olduk. İki gün sonra yola çıkacağız.
Şu Allah’ın işine bak. Evden çıkarken yalnızdım, O bana dostlarımı buldu. Gemi bulabilir miyim? diye düşünürken gemi ayağıma geldi. Rehber hoca ise kendiliğinden oluştu. Niyetin hayır olunca işler nasıl da kolaylaşıyor. Rabbime bin kere şükrettim.
Hemşehrilerle söz birliği ettik. Bundan böyle yemede, içmede, gezmede, ibadette, velhasıl her yerde beraber olacağız.
Pire limanından gemimiz vaktinde hareket etti. Akdeniz, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz derken üç günde Cidde’ye ulaştık. Limanda bir minibüs kiraladık. Eşyaları yükleyip yola çıktık. Artık kutsal topraklardayız. Dualarla ilerliyoruz, ben Kâbe’yi göreyim diye heyecanla yolu gözlüyorum. Sonra bir anda Mekke’ye geliverdik.
(…) Günlerimizi Harem-i Şerif’te geçiriyoruz. Bir gün arkadaşlarla Medine’ye gitmeyi kararlaştırdık. Peygamber Efendimizin (sav) türbesini ve diğer ziyaret yerlerini göreceğiz. Ertesi gün uygun bir minibüsle o ziyareti yerine getirdik. Artık kulağımız seste: Arafat için haber bekliyoruz. Aradan çok geçmedi, her yere sesli anonslarla duyurdular: “Yarın öğle sonu hacı namzetleri Arafat’a çıkacak.”
Mekke ile Arafat arası yaklaşık 10-15 kilometrelik bir mesafe. Yol bakımlı, çevre düzlük. Sadece ileride bir tepe görünüyor, meğer Arafat orasıymış. Doğrusu şaşırdım. Ben Arafat Dağı denilince bizim Rumeli’deki gibi yüce bir dağ sanmıştım.
Her yer kalabalık, çadır ve insan. Geceyi burada geçireceğiz. Ertesi gün öğle namazını müteakip hacılık duası yapılacak. Akşam da Müzdelife üzerinden Mina’ya geçeceğiz. Mina’da şeytan taşlama ve kurban kesme görevleri var.
Kâbe tavafından sonra handaki odamıza döndük. Artık hac ibadetiyle ilgili hususlar tamamlandı.
Dönüş ve o tatsız sürpriz
Dönüşü anlatmaya gerek yok. Yine gemiyle geldiğimiz Atina’da arkadaşlarla vedalaştık. Onlar otobüsle memleketlerine, bense trenle İstanbul’a döneceğim. Ayrılışımın 35. günü eve dönmek nasip oldu.
Geldik bizim hacılığın en dramatik sahnesine.
Benim gizlice hacıya gidişim komşular arasında büyük bir olay oldu. Zira uzun süredir hacı yüzü gören yoktu. Küme küme ziyaretçiler eve akın etti. Gündüz böyle, gece böyle. Bizim ev düğün evine döndü.
Bu geliş gidişler polisin dikkatini çekmiş. Polisler ziyaretçilere soruyor: “Ne var bu evde? Niçin gidiyorsunuz?” Ziyaretçiler cevap veriyor: “Amcamız hacıdan geldi, onu görmeye gidiyoruz.” Polisler olayı komisere haber veriyor. Komiser öfkeleniyor ve “Çabuk hacıyı getirin buraya” diye emir veriyor.
Bir ara bizim kapı çalındı, baktık polisler beni istiyor. Hazırlandım, “buyurun gidelim” dedim. Karakola vardık. Komiser beni bekliyor. Hışımla ayağa kalktı. Başladı ileri geri konuşmaya: “Gel bakalım yalancı hacı, sen bizi kandırdın. Hani Bosna’ya gidecektin? Yolu mu sapıttın?” Komiser küfürle karışık hakaretler ediyor, ben ise suçlu çocuklar gibi başım önümde eğik, kıpırdamadan duruyorum. Komiser kızgın. Belki de kıpırdasam beni dövecek. Komiser “Sen cezanı çekeceksin. Bizi aldatmanın ne demek olduğunu anlayacaksın. Atın bunu nezarete” dedi. Polisler beni nezarete tıktı.
Ben evden ayrılınca bizim ev suyu kesilmiş değirmene dönmüş. Çocuklar ağlamaklı, suratlar asık, çehreler eğik, komşular üzgün. Dünkü bizim düğün evi bugün oldu cenaze evi. Ziyarete gelenler olayı öğrenince sinirleniyor, söylenerek geri dönüyor. Ertesi gün komşular aralarında toplanıyor ve valiye çıkmaya karar veriyor. Yoksa işler daha da karışacak. Vali beye meseleyi anlatıyorlar. Vali anlatılanları dikkatle dinliyor, “Yurt dışına çıkan kimse istediği ülkeye gidebilir” düşüncesiyle karakola telefon ediyor, “Hacı efendiyi derhal serbest bırakın!” diye emir veriyor.
Ben nezarette yatıyordum. İçeri polisler girdi ve “Hacı amca serbestsin” dediler, inanamadım. “Doğru mu söylüyorsunuz?” dedim. “Amca burada şaka olmaz” dediler. Hemen hazırlanıp hızlıca evimin yolunu tuttum.”