--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hac Türkiye’de yasak, Yunanistan’da serbestken yaşanan çarpıcı bir hikâye

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
18

Hac Türkiye’de yasak, Yunanistan’da serbestken yaşanan çarpıcı bir hikâye

MUSTAFA ARMAĞAN

Tek Parti devrinde örtük bir Hac yasağı vardı. Hacca gitmek devlet tarafından fiilen engelleniyordu. Gitmek isteyene pasaport vermiyor, döviz tahsis etmiyor, soruşturuyor, böylece insanları bin bir türlü eziyete ve türlü yalancılıklara sürüklüyorlardı.

Sözün özü, Tek Parti idaresi büyük günahlardan yalan ile İslâmın beş şartından biri olan farz bir ibadeti bağdaştırmak gibi gayri mümkün bir tutuma zorluyordu Müslümanları.

Geçen Çarşamba Türkçe ezan devriyle alakalı hatıralarını naklettiğim 1935 doğumlu Adil Özgüç hocanın vaktiyle bir dostundan dinleyip zapt ettiği dokunaklı bir Hac yasağı hatırasını ilk kez okuyacaksınız aşağıda. Ve okuyunca göreceksiniz ki Hacca gitmek için o devirde yalnız mal mülk sahibi olmak yetmiyor, ilaveten yiğitlik de gerekiyordu.

Adil Özgüç’ün gönderdiği “Hüzünlü bir Hacı uğurlama hikâyesi” başlıklı yazısını ufak tefek kısaltmalarla dikkatinize sunuyorum:  

“Bursa’ya yeni tayin olduğum günlerdeydi. Evimizin karşı köşesinde küçük bir bakkal dükkânı vardı. Dükkân sahibi hayli yaşlı, güngörmüş, hoş sohbet bir adamıydı. Ailesi Balkan savaşı sonrası Bursa’ya yerleşmiş. Komşular kendisine Bosnalı Üzeyir amca diyordu. Rumeli şivesiyle konuşması, hikâye ve fıkralar anlatması çok hoşuma giderdi. 

Hiç unutmam, bir gün onu gözleri yaş içinde, üzgün, buruk bir çehreyle düşünürken buldum. O güleç yüz gitmiş, yerine hayal kırıklığı içinde bedbin bir surat gelmişti. “Hayrola Üzeyir amca!” dedim, “nedir bu halin, kim üzdü seni böyle?” Üzeyir amca başını kaldırdı. “Sorma be muallim bey. Yıllar önce yaşadığım can sıkıcı günleri hatırladım, duygulandım. Sen de üzerine geldin” dedi. Ben de “Muhterem amcam, eğer seni yormaz ve işine mani olmazsa anlatır mısın?” dedim. 

Üzeyir amca derin bir nefes aldı. Her zamanki Rumeli şivesiyle anlatmaya başladı.


“Bir gün sabah namazından sonra meydanlıkta hacı uğurlama merasimine gittim. Hacıya yazılanlar vakti gelince firma sahipleri tarafından toplanır, dualarla uğurlama merasimi yapılır. Otobüsler sıra sıra dizilir, uğurlamaya gelenler tanıdıklarıyla helalleşmek için telaş içinde koşuşturur. Ortalık kalabalık; heyecan, coşku, imrenme, gözyaşı bir arada. 

O anda benim eski hacılık hikâyesi gözlerimin önüne gelince duygulandım, öfkelendim. Ne olurdu, ben de bu insanlar gibi sevinçle kutsal topraklara uğurlansaydım. Maalesef olmadı. Kaç kere müracaat ettim, pasaport alamadım.

O günlerde hac yolculuğuna gizli yasak vardı. Düşünüyorum: Ne yapayım, nasıl bir yol bulup gideyim? Çare bulamadım. Bir tanıdık şöyle bir akıl verdi: “Emniyete müracaatını hacılık için değil, Bosna’ya akraba ziyareti adıyla yap. Belki o zaman izin verirler”. Dostumun fikri kafama yattı. Hemen bu mealde bir dilekçeyle başvurdum. Aradan bir hafta geçti geçmedi, izin çıktı. Meğer bugüne kadar boşa uğraşmışım. Her işin bir yolu varmış(!) Artık plan yapıp Hac vaktine uygun bir zamanda yola çıkacağım. 

1930’lu, 40’lı yıllarda Türkiye’de en iyi vasıta bildiğimiz kara trendi. 

Nihayet beklediğim gün geldi. Evde çoluk çocukla helalleştik. Tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorum; sonu karanlık, işin ucunda dönmek de var, dönememek de. “Ya Allah, Bismillah” deyip Sirkeci’den trene bindim. 

Mekke nere, Atina nere!

Hududu geçince üzülmedim desem yalan olur. Keşke bu yollara girmeseydik. Yol boyunca bu düşünceler kafamı meşgul etti. 

Gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün akşam üzeri Atina’daydım. Niyetim burada birkaç gün kalıp gemi işletmelerine başvurarak Cidde’ye gemi olup olmadığını öğrenmekti. 

Çarşı’da bir otele yerleştim. Kısa bir istirahatten sonra otel lobisine indim. Bir de ne göreyim! Bizim Balkan ülkelerinden gelen tanıdık Müslümanlar karşıma çıkmaz mı! Onları gökte ararken yerde buldum. Kucaklaştık. Yıllardır birbirimizi görmemiştik. Hal hatır derken sohbete başladık. Onlar da benim gibi Hac amacıyla gelmişler. Aralarındaki hoca kendilerine rehberlik etmiş.


Yunan gemi işletme firmaları Balkan Müslümanlarının hac ibadeti ihtiyacını bildikleri için her yıl bu zamanlarda Pire-Cidde arasında gidiş dönüşlü turlar düzenlermiş. Hemşehriler Cidde’ye kolayca gemi bulmuş. Ertesi gün beni de o listeye eklettiler. Toplam 15 kişi olduk. İki gün sonra yola çıkacağız.

Şu Allah’ın işine bak. Evden çıkarken yalnızdım, O bana dostlarımı buldu. Gemi bulabilir miyim? diye düşünürken gemi ayağıma geldi. Rehber hoca ise kendiliğinden oluştu. Niyetin hayır olunca işler nasıl da kolaylaşıyor. Rabbime bin kere şükrettim.

Hemşehrilerle söz birliği ettik. Bundan böyle yemede, içmede, gezmede, ibadette, velhasıl her yerde beraber olacağız.

Pire limanından gemimiz vaktinde hareket etti. Akdeniz, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz derken üç günde Cidde’ye ulaştık. Limanda bir minibüs kiraladık. Eşyaları yükleyip yola çıktık. Artık kutsal topraklardayız. Dualarla ilerliyoruz, ben Kâbe’yi göreyim diye heyecanla yolu gözlüyorum. Sonra bir anda Mekke’ye geliverdik. 

(…) Günlerimizi Harem-i Şerif’te geçiriyoruz. Bir gün arkadaşlarla Medine’ye gitmeyi kararlaştırdık. Peygamber Efendimizin (sav) türbesini ve diğer ziyaret yerlerini göreceğiz. Ertesi gün uygun bir minibüsle o ziyareti yerine getirdik. Artık kulağımız seste: Arafat için haber bekliyoruz. Aradan çok geçmedi, her yere sesli anonslarla duyurdular: “Yarın öğle sonu hacı namzetleri Arafat’a çıkacak.”

Mekke ile Arafat arası yaklaşık 10-15 kilometrelik bir mesafe. Yol bakımlı, çevre düzlük. Sadece ileride bir tepe görünüyor, meğer Arafat orasıymış. Doğrusu şaşırdım. Ben Arafat Dağı denilince bizim Rumeli’deki gibi yüce bir dağ sanmıştım. 

Her yer kalabalık, çadır ve insan. Geceyi burada geçireceğiz. Ertesi gün öğle namazını müteakip hacılık duası yapılacak. Akşam da Müzdelife üzerinden Mina’ya geçeceğiz. Mina’da şeytan taşlama ve kurban kesme görevleri var. 

Kâbe tavafından sonra handaki odamıza döndük. Artık hac ibadetiyle ilgili hususlar tamamlandı.


Dönüş ve o tatsız sürpriz

Dönüşü anlatmaya gerek yok. Yine gemiyle geldiğimiz Atina’da arkadaşlarla vedalaştık. Onlar otobüsle memleketlerine, bense trenle İstanbul’a döneceğim. Ayrılışımın 35. günü eve dönmek nasip oldu.

Geldik bizim hacılığın en dramatik sahnesine.

Benim gizlice hacıya gidişim komşular arasında büyük bir olay oldu. Zira uzun süredir hacı yüzü gören yoktu. Küme küme ziyaretçiler eve akın etti. Gündüz böyle, gece böyle. Bizim ev düğün evine döndü. 

Bu geliş gidişler polisin dikkatini çekmiş. Polisler ziyaretçilere soruyor: “Ne var bu evde? Niçin gidiyorsunuz?” Ziyaretçiler cevap veriyor: “Amcamız hacıdan geldi, onu görmeye gidiyoruz.” Polisler olayı komisere haber veriyor. Komiser öfkeleniyor ve “Çabuk hacıyı getirin buraya” diye emir veriyor.

Bir ara bizim kapı çalındı, baktık polisler beni istiyor. Hazırlandım, “buyurun gidelim” dedim. Karakola vardık. Komiser beni bekliyor. Hışımla ayağa kalktı. Başladı ileri geri konuşmaya: “Gel bakalım yalancı hacı, sen bizi kandırdın. Hani Bosna’ya gidecektin? Yolu mu sapıttın?” Komiser küfürle karışık hakaretler ediyor, ben ise suçlu çocuklar gibi başım önümde eğik, kıpırdamadan duruyorum. Komiser kızgın. Belki de kıpırdasam beni dövecek. Komiser “Sen cezanı çekeceksin. Bizi aldatmanın ne demek olduğunu anlayacaksın. Atın bunu nezarete” dedi. Polisler beni nezarete tıktı.

Ben evden ayrılınca bizim ev suyu kesilmiş değirmene dönmüş. Çocuklar ağlamaklı, suratlar asık, çehreler eğik, komşular üzgün. Dünkü bizim düğün evi bugün oldu cenaze evi. Ziyarete gelenler olayı öğrenince sinirleniyor, söylenerek geri dönüyor. Ertesi gün komşular aralarında toplanıyor ve valiye çıkmaya karar veriyor. Yoksa işler daha da karışacak. Vali beye meseleyi anlatıyorlar. Vali anlatılanları dikkatle dinliyor, “Yurt dışına çıkan kimse istediği ülkeye gidebilir” düşüncesiyle karakola telefon ediyor, “Hacı efendiyi derhal serbest bırakın!” diye emir veriyor.

Ben nezarette yatıyordum. İçeri polisler girdi ve “Hacı amca serbestsin” dediler, inanamadım. “Doğru mu söylüyorsunuz?” dedim. “Amca burada şaka olmaz” dediler. Hemen hazırlanıp hızlıca evimin yolunu tuttum.”

Yorumlar

(18)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Hüseyin Alp

2 Ağustos 2026 23:43

Şimdi yeni nesile anlat işlemeyin bizi derler

Alem ay'a biz yaya!

2 Ağustos 2026 14:34

İslâmın kutsalları Terakkiye maniydi çünkü, sebep buydu! Cumhuriyetçilerin ifadesi böyle. Bu konu Paşaların Kavgası (Kâzım Karabekir) kitabında detaylı olarak var. Hatay (İskenderun sancağı) Türkiye'ye katılmadan önce orada ezan, cami, Kur'an serbest idi. Türkiye'ye katılınca serbet olan haklar yasaklandı! Bu arada aynı bölgeyi, 1921 Ankara anlaşması ile Fransız yönetimine bırakan da Tbmm Ankara hükümetiydi, ne kadar ironik! Rahmetli Kâdir Mısıroğlu, Türkiye kocaman bir tımarhane derdi. İslâmın kutsalları Terakkiye mani ama diğer dinlerin kutsalları nedense bu fikrin dışında kalıyordu! Bir asır boyunca islâmın kutsalları ile mücadele eden, laiklik, çağdaşlık, ilim, bilim, teknoloji diyen zihniyet, ilginçtir bu kavramlar adına hiç de bir çalışma, buluş, icat, üretim ortaya koymadı. Laikliğin bekçisiyiz gibi klasik sloganlar ile bir asrı devirdiler. Aslında ara sıra millete ihtiyaçları olan seçim dönemlerinde laikliğin de içinden geçiyorlar ya neyse! En son yeni parti'nin kurulması buna örnek. Özet olarak, hac yasağı, Türkçe ezan, şapka kanunu gibi uygulamaların ilerlemeye, çağdaşlığa, bilim ve teknolojiye, sanayiye, üretime alan açacağını düşünen ama bunun mümkün olmadığını da çok geç anlayan bir zihniyet yapısı vardı. Bunun hâlâ mümkün olduğunu düşünenler de var bu arada!

Beynamaz

2 Ağustos 2026 14:24

Hacca gidenlerden alınan ücret,diyanetin 5 yıldızlı otelerdeki toplantıları yukarıdaki anlatılanlardan farklı mı?olan yine vatandaşa oluyor...

Rikkat

2 Ağustos 2026 14:13

Ahh ne kadar yakıcı bir hatıra. Biz okurken dayanamıyoruz o insanlar bu zulmü yaşadı. Tek bu, sadece bu hatıra devri tebârüz etmeye yetmez mi? İşte onların müftehir olduğu altın çağ! İşte getirdikleri dikta cumhuriyeti! Şimdi gençler onların taklidi imanlarına bakıp da aldanmasın diye yazıyor bu nafiz kalem. Bize düşen bu kıymetli emaneti dilden dile anlatmak, okutturmak. Her yazınızda yeni bir intibaha vesile olan kaleminize bereket.

ALİ Veli Deli

2 Ağustos 2026 13:39

Yüce Rabbim güzel dinimiz İslam'ı sizlerin tahakkümünden kurtarsın inşallah inşallah o güzel günleri bize göstersin

islam kartalı

2 Ağustos 2026 13:19

aynı tek parti zihniyeti halen yaşıyor ellerine fırsat geçse daha beterini yaparlar

Anadolu

2 Ağustos 2026 12:10

Şaban isimli yoruma düzeltme: üstat Kadir Mısıroğlu "keşke Yunan galip gelseydi" demedi. "Yunan galip gelseydi ancak bu kadar zulüm olurdu" dedi. Birinci cümleyi yalancı tarihçiler ile üstat Mısıroğlu düşmanları kullanıma sürdü.

ALİ Veli Deli

2 Ağustos 2026 19:52

Üstad mı

EFe

2 Ağustos 2026 11:50

Hocam yüreğine ve kalemine sağlık. Çok manidar bir olay, keşke şu cehapeye oy verenler okusa da aklını başına alsa. Hele Hacı olup onlara oy verenler utansa. Şu ülkede bir sen kaldın cehapeye oy vermeyen deseler yine vermem. Allah nasip etmesin. O zulmü yaşayan ecdadıma sırtımı dönemem. Onlara oy veren babam olsa sevemem. Mahşerde zulme oy vermekten hesap veremen Dünya fani ebedi âlemi asla kaybedemem .

MUZAFFER...

2 Ağustos 2026 12:46

ELİNE SAĞLIK ,İKİ GÜN LUK DÜNYADA FIRILDAK OLMAYA GEREK YOKTUR MÜSLÜMAN.......HACI LAR İKİ MİSLİ ? MÜKAFATINI ALIR ? İKİ MİSLİ DE CEZASINI ALIR.........DİLEDİĞİNİ YAP.........

Selvihan

2 Ağustos 2026 10:10

Geçmişi anlamadan bugünü sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir. Düşündüren ve araştırmaya teşvik eden bir yazı olmuş elinize emeğinize sağlık hocam

Sayın Hocam

2 Ağustos 2026 09:38

Bu güzel yazınızı okuyanlara, daha da okumaları için Yeni Şafak’da yazan ‘’Hayreddin Karaman’ın yazısını da okumaları tavsiyemi’’ buradan yayımlasanız…

Mustafa Armağan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle