--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İyiliğin küçüğü büyüğü olmaz…

Mehmet Ali Tekin
Mehmet Ali Tekin

İki hafta evvel, toplumda ikiyüzlülüğün alıp yürüdüğünden bahsettim…

Toplumumuzda hep kötü şeyler olmuyor…

İyi şeyler de yaygınlaşıyor…

İyiliklerin yaygınlaşması için biz ne yapıyoruz?..

Toplumumuzun çoğunluğunu iyi insanlara dönüştürmek için çaba sarf etmeliyiz…

Önce kendimiz, iyiliklerimizi artırmalıyız…

Topluma, insanlara faydalı olmak için vesileleri değerlendirmeliyiz…

İyiliğin, küçüğü büyüğü olmaz…

Sizin için basit, değersiz olan bir şey; bazı insanlar için çok değerli olabilir…

‘…Siz bilmezsiniz, Allah bilir.’

Çok basit bir misal vereyim…

Ben arabamla Başakşehir’den, Aksaray veya Topkapı istikametine giderken, otobüs duraklarına uğrar; gittiğim istikameti söylerim ve o tarafa giden varsa götüreyim diyerek, yolcu alırım…

Bu çok değersiz, çok basit bir şeydir benim için…

Zaten o istikamete gidiyorum.

Ha dolu gitmişim, ha boş…

‘Kim bir mü’minin sıkıntısını giderirse; Allah da kıyamet günü, sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir..’

Sıkıntının, küçüğü büyüğü olmaz…

Ticaretle uğraşan kardeşlerimiz…

Dürüst, hilesiz ticaret yaptığınız sürece; iş yerinizde ibadet hâlinde olduğunuzu biliniz…

Biliniz ki öyle hareket edesiniz…

Şu anda kaynağını hatırlayamıyorum…

Osmanlı döneminde, bir İngiliz kumaş taciri Denizli’ye gelir. Denizli’de kumaş imalatçılarından birisine, kumaş siparişleri verir. Kumaşçı, siparişleri bir ay içerisinde ancak tamamlayabileceğini söyler…

Sipariş veren İngiliz, on gün sonra, imalat ne durumda diye, kumaşları kontrole gelir. Kumaşçı, çıkan malları iyice kontrol eder ve herhangi bir hatası, kusuru olmayanları bir çuvala; kusurlu, hatalı olanları da, başka bir çuvala ayırmaktadır.

İngiliz’in acelesi vardır. Siparişleri bir an evvel tamamlayıp, ülkesine dönmek istemektedir. Bundan dolayı, imalatçının sakat diye ayırdıklarına şöyle bir bakar. ‘Bunları da sağlamların arasına koy. Ben bir an evvel gitmem gerekiyor’ der.

Denizlili tüccar, bunu kabul etmez. İngiliz’in acelesi vardır. Bir an evvel kumaşları tamamlayıp gitmek için; Denizlili kumaşçıya: ‘Sen bunları da koy, ben böyle kabul ediyorum.’ der. Denizlili kabul etmez ‘ Olmaz koyamam’ der. İngiliz: ‘Ben bu hâliyle kabul ediyorum. Aynı parayı da vereceğim, bir an evvel gitmem gerekiyor, bunları da koy.’ Denizlili ‘Olmaz…!’ diye diretir. İngiliz: ‘Ben bunların kusurunu bilerek ve görerek alıyorum. Niye olmasın?’ der. Denizlili imalatçı: ‘Olmaz diyorum… Sen bunların kusurlarını bilerek alacaksın ama… Bunları satarken, ben bunların kusurlarını bilerek aldım, diyecek misin?’

İngiliz: ‘Yoook… söyleyemem’ der.

Denizlili şöyle manidar bir cevap verir: ‘İşte onun için olmaz diyorum. (Osmanlı kusurlu, hileli mal satmış…) dedirtmemek için bunları sana satmam. Hatta üste daha fazla para versen, yine de satmam…’

1998 yılında, Adem isminde bir arkadaşıma, kâr-zarar ortaklığı olarak, 45.000 Mark para verdim. Arkadaşla aramızda sadece bir yazışma yaptık ve karşılıklı imzalar attık. O yazışmayı hâlâ saklıyorum… Kâr marjını arkadaş belirleyecek ve bana her ay, benim hisseme düşen kârı verecek… Öyle de oldu… Bir ay 1.000, bir ay 1.500, bir ay 1.200, bir ay 1.800 mark ödeme yapıyordu…

2000 yılı Mayıs ayında, O zaman adlandırdığımız adıyla, ‘Karanlık Güçler’ (Daha sonra Paralel Devlet olduğu meydana çıktı) tarafından kurulan kumpasla, Uğur Mumcu’yu öldüren, Tevhid Selam Örgütü suçlamasıyla, tutuklanıp, hapse konuldum…

Arkadaş, ödemelerini 2002 yılı ortalarına kadar, aileme vermeye devam etti. 2002 yılı ortalarında hanıma, ‘Yenge ben iflas ettim. Bundan sonra ödeme yapamayacağım, kusura bakmayın...’ demiş. Böylece ödeme kesildi.

2005 yılı Temmuz ayı sonunda, tahliye oldum. Bir ay sonra, arkadaşın Sirkeci’deki iş yerine gittim. Hoş beşten sonra:

‘Ağabey ben iflas ettim. Ne zaman param olursa, sana olan borcumu ödeyeceğim’ dedi.

Ben de: ‘Ademciğim, ben seninle kâr-zarar ortaklığı yaptım. Sen, paranın hepsi battı desen de razıyım. Sen ne diyorsan, ben razıyım’ dedim.

Adem: ‘Ağabey, sen bana 45.000 mark verdin. Şimdi bu 23.000 Euro yapar. Zarardan senin hissene, 3.000 Euro düşer. Benim sana 20.000 Euro borcum var. Ne zaman param olursa, o zaman öderim’ dedi. Bu şekilde konuşmayı bitirdik…

Adem, bir iki sene sonra İstanbul’u terk etti ve Kayseri’nin ilçesine, memleketine gitti. Besicilik yapmaya başladı… Terslik bu ya… Yanlış hatırlamıyorsam, 80 civarında büyükbaş hayvanını, bir gece kamyona yükleyip çalmışlar…

Bir arkadaşımın gelininin çeyizini almak için, arkadaşımın hanımı ve benim hanımla; o zaman Kango marka arabamla, Kayseri’ye gittik. Bir iki gün vaktimiz vardı. Adem’in köyüne gidip, kendisini hanımla birlikte ziyaret ettik, çayını içtik yemeğini yedik, akşama da Kayseri’ye geri döndük…

Adem’den haberim yok…

Yıl 2012… Bir telefon Adem’den… ‘Ağabey, ben 6 aydır İstanbul’dayım… Allah nasip ederse 6 ay sonra, sana paranın 5.000 Euro’sunu ödeyeceğim...’

Neyse, Adem bir yıl içinde 20.000 Euro parayı ödedi.

Kendisine teşekkür ettim…

Her zaman olmasa bile… Çoğu zaman dualarımda, 3 kişiye bol ve bereketli hayır rızık vermesi için, Rabbime dua ederim… Birisi Adem’dir…

“(Lokmân, öğütlerine şöyle devam etti:) “Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.” Lokman Suresi-16

Mehmet Ali Tekin Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle