--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Erdoğan diktatörleşti... Diye yaygarayı koparıyorlar...

Mehmet Ali Tekin
Mehmet Ali Tekin

Siz diktatör görmemişsiniz, onun için böyle kuru sıkı sallıyorsunuz...

Diktatörlüğü siz CHP zihniyetinden sorun...

Onlar bu işi çok iyi bilirler...

Çok değil bundan tam 60-70 yıl öncelerinde...

Bu ülke insanı CHP’den neler çekti...

Malına mülküne keyfî olarak el konulması mı dersiniz...

Sen beni nasıl tenkid etme cüreti gösterebilirsin...

Haydi yallah cezaevine...

Haydi yallah tımarhaneye...

Bazılarınızın...

Sallama... Olur mu öyle şey?

Dediğini duyar gibi oluyorum...

Ben demiyorum, hatıra kitaplarında yazılıyor...

Mahmud Cevdet Sezer Bey...(1)

Cevdet Bey, Bağdat’ta doğmuş ve 17 yaşına kadar burada ilk eğitimini alır...

Daha sonra İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ni bitirir. 

Kabataş Lisesi’nde Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte muallimlik (hocalık) yapmıştır.

Faruk Nafiz, Cevdet Bey hakkında şunları söyler:

“İki kimsenin şiiri meslek edinmediğine hem şaşarım, hem yanarım. Birisi Rıza Tevfik, diğeri Cevdet Bey... Rıza Tevfik büyük kabiliyetti. Ama şiiri üçüncü derecede alırdı. Hâlbuki gerek aruz ve gerek heceyle yazdıklarında üstaddı. Kültürü namütenahi... Şairlerin hepsinden fazla bilgisi var. Kaç tane lisan bilir. Arapça’dan tut, Yahudi lisanına kadar. Fakat feylesofluk etmeye kalktı. Halbuki memleketin O’nun felsefesine değil, edebiyatına ihtiyacı vardı...

“Senin hocan Cevdet Bey de, yazmaz yazmaz, kalkar reisi-cumhurlara çatar. Ondan sonra tıbb-ı adlîye verilir...”

Cevdet Bey çok heyecanlı bir insandı. Çok terbiyeli bir üslûpla konuşurdu. Hidayet yolunu bulmadan önceki hâli için şöyle derdi:

“Ben, inkılap tufanı içine katılıp da perişan olanlardanım gafletle geçen çok yıllarım var...”

Bu sebeple kendisinin hidayete dönüşü, geçen yılların gafletine karşılık, pek şiddetli olmuştu.

“Allah’ım, ömrüm sana isyanla geçti, beni affet” diyerek, her gece yüz rekât namaz kılmayı nezr etmişti.

Bu imanla, memleketin dini hayatındaki baskı ve zulümleri ortaya dökmek onlara karşı durmak için 1947 yılında “Doğan Güneş” adlı dergisini çıkarmıştı.

Bu dergide, İsmet Paşa’ya hitaben bir şiir yazmıştı. “İkinci Abdülhamid’in Şerrü’l-Halefine” demişti. Hayrü’l-halefin tersi... “Cumhuriyet Halk Partisi Kâbusuna” diye de bir şiiri vardır.

Şiirler dergide çıkınca, aleyhine dava açılmış. Davanın görüleceği günlerde merhum Bediüzzaman da İstanbul’da imiş. Kendisinin hapiste veya sürgünde olmadığı nadir vakitlerden birisiymiş ki, Üstad, “Yahu memlekette böyle bir kahraman varmış da niye ben görmemişim şimdiye kadar! Beni mahkemeye götürün, şu aslanı bir göreyim” demiş. Talebelerinin koltuğunda mahkemeye gelmiş.

Cevdet Bey;

“Üstad’ın geldiğini işittim, heyecanlandım. Çok yakında oturuyordu. Kendisini görüyordum. Bakışından kıvılcımlar, şimşekler çakan yaşlı bir zat...”

Hâkim sormuş:

“Bu şiir sizin mi?”

“Hangi şiir?”

“Ey bütün milletin iğrendiği tiksindiği yüz, diye başlayan...” Hâkimin sorduğu, derginin ikinci sayısında çıkan “Ebul- hevl” başlıklı şiirdir. Kelime manası “korku babası, korkunç” demek olan bu kelime, Kahire’deki insan başlı “sfenks”in adıdır. Cevdet Bey, hâkimin okuyuş şekline sinirlenmiş,

“Hâkim bey sus, demiş, şiir öyle okunmaz. Özene bezene yazdığım şiiri berbat ettin. Ben okuyayım da sen dinle...”

Başlamış mahkemede suç sayılan şiirini yüksek sesle inşad etmeye:

Ey bütün milletin iğrendiği tiksindiği yüz 

Gecelerden daha korkunç olacaktır gündüz 

Bastığın yer çökecek saltanatın sallanıyor 

Eski kurbanlar içinden alev almış yanıyor

Hâkim, Cevdet Bey’i aklî muvazenesinin muayene ve tespiti için adlî tıbba sevk etmiş. Tabiî muayene, tespit filân yok. Maksat Cevdet Bey’i ağır şekilde cezalandırıp bir şekilde susturmak...

Bir gün hastanede vazife gören doktorlardan birisi, yanıma geldi. Beni odasına çağırdı. Sordu:

 “Hocam, hem hastam hem hocamsınız. Sizin buradan kurtulma şansınız yoktur. Kaçmaktan başka çare bulunmaz. Şimdi havalar güzel. Sabah namazlarını bahçede kılacaksınız. Hastabakıcılar, sizin sabah namazlarını bahçede kılmanıza alışacaklar. O saatte etrafta kimse olmaz. Uygun bir vakitte duvardan atlayıp kaçacaksınız. Başka çareniz yoktur...”

Talebesi olan doktorla konuşmadan önceki günlerde, “Tedavi edeceğiz” diye, belinden su almışlar. Cevdet Bey bu yüzden, hafıza zaafına uğradığını, ondan sonraki günlerde sıtma hâlini atlatamadığını söyler ve “O beni yıktı, kendimi, şuurumu toparlayamıyorum” derdi.

Hasan Basri Çantay, avukat olan Çıkrıkçıoglu’nu, “Böyle bir kahraman var, rica ederim alâkadar ol” diye tımarhaneye göndermiş imiş. O da gelir Cevdet Bey’le görüşürmüş... Kurtuluş yolunun görünmesi üzerine Cevdet Bey, Çıkrıkçıoğlu merhumu çağırıp, durumu anlatmış; o da uygun görmüş ve bir af çıkıncaya kadar, yurt dışında bulunması lüzumunu tasdik etmiş.

Cevdet Bey, doktor talebesinin dediği gibi yapmış, bir zaman sonra duvardan atlayıp kaçmış. Cevdet Bey’in Türkiye hududu dışına çıkıncaya kadar takip edeceği hatt-ı hareketi ve yolunu, Allah rahmetler etsin, Hasan Basri Çantay ile Ahmed Vehbi Çıkrıkçıoglu merhumlar çizip temin etmişler. Sonra nasıl yaptıysa bir yolunu bulup Cevdet Bey’i Suriye’ye göndermiş.

Cevdet Bey, 1949 yılıydı, Şam’dan gelen deve kervanı ile Medine’ye geldi. İrfaniye medresesinde bir odaya yerleşti.

1-)Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-M. Ertuğrul Düzdağ - 3. Cilt – Ocak 2014

Mehmet Ali Tekin Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle