Bedii Tan ve Hüseyin Kurumahmutoğlu…
Bedii Tan ve Hüseyin Kurumahmutoğlu…
Kimdir bunlar, bilir misiniz?
Biri Kürtçü damgasını yemiş, Diyarbakır zindanına atılmış. Diğeri de Ülkücü-Milliyetçi görüşlerinden dolayı, Mamak zindanına atılmış.
Birisi, zindanda oruç tuttuğundan dolayı, işkence sonucunda bağırsakları ellerine dökülerek şehid edilen... Diğeri, “Ülkücülük, alnımızda iftiharla taşıdığımız bir etiket değil, beşeri ideolojinin damgasıdır. ... “Ben artık inandığım çizgide olacağım” diyerek, İslami harekete geçtiğini haykırdığı için şehid edilen...
Bu ülkenin belki de gelmiş geçmiş, en vahşi işkencelerinin yapıldığı Diyarbakır ve Mamak zindanlarında, şehid olan iki vatan evladı… Yaşayanlar Diyarbakır cezaevini şöyle anlatıyor:
“…. Sahi anne, sana Diyarbakır askeri cezaevini anlattım mı? Kalbin dayanır mı anne, bütün çektiklerimi dinlemeye? Söyle, sen bütün bu sözlere tahammül edebilir misin? İnan gelecek nesillerin bilmesini istemeseydim, beraberimde mezara götürürdüm, bütün bu sırlarımı. Ama uygun görmedim anne. Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytan olamadım. Hem, neden korkayım ki anne? Siyahtan öte, renk mi var? Ölümden dönmüş insan, ölümden korkar mı?
Ama biliyor musun anne, bu anlatacaklarıma sadece analar değil, babalar da dayanamaz. Taşlar bile, tahammül edemez. Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’ni bilirsin değil mi anne? Az mı zulme şahid oldun, burada? Bu zindanın, bir benzeri var mı dünyada bilemiyorum, ama yeryüzü cehennemi olduğundan, hiç kuşkum yok. Bu zindanda, ölüm orucunda can verenler vardı anne.”
Mekki Yassıkaya, Ahmet Türk’ün ilk getirildiği hâli bile özleyecek hâle geldiklerini, iç burkan, geçmişteki canilikleri yeniden duygulara yansıtan bir ifadeyle, şöyle anlatıyordu:
“Ahmet Türk’ün o hâlini gördüğümüz zaman dehşete kapılmıştık, ama daha sonra olanlarla birlikte, o anı özleyecek duruma düşürüldük. Keşke sadece çıplak bıraksalar, lağım suyunda banyo yaptırmasalar, o suyu içirtmeseler, dışkı yedirtmeseler, coplarla cinsel tecavüzlere maruz bırakmasalar.” Falaka, elektrik, aç bırakma, çıplak bekletme, lağımda tutma, dışkı yedirme, tecavüz, asıp germe, işkencelerle öldürme gibi insanlık dışı muamelelerin yapıldığı, Türkiye genelindeki hapishanelerden sadece biriydi Diyarbakır cezaevi.”
Felat Cemiloğlu ise cezaevinde gördüğü işkenceyi, şöyle hatırlıyor:
“Bana da bir gün bir avuç b..k yedirdiler de bu sallanan dişlerimden öyle kurtuldum” diyor mesela... “Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyorum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyon kapağını kaldırdılar, bir avuç b..k alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum. Kıpırdamak yok, temizlemek yok, yere tükürmek yok. Öylece ağzım kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun. Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim. Elazığlı arkadaş, ismi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi....”
Cezaevinde ağır işkenceler sonucu hayatını kaybeden Bedii Tan’ın arkadaşları, yaşananları anlatıyor: “Ramazan geldi, 1982’nin Temmuz ayı. ‘Oruç serbest,’ dediler. Sahura kalkmak yok, iftar saat 20’den sonraydı. Bu ‘oruç tutma’ mesajıydı. Bedii Tan oruç tuttu. Betonda, üstümüz çıplak hâlde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar. Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler. Bedii dayak yedi, yatağa düştü. Gardiyan çağırdı, kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi, güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan’ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı. Bedii Bey, 33 No’lu koğuşa girdikten 33 gün sonra öldü.”
Hüseyin Kurumahmutoğlu, 18 yaşında Mamak zindanına atılıyor ve 25 yaşında şehid ediliyor…
Yakın arkadaşlarından Burhan kavuncu anlatıyor: “Ülkücü Hareket’in içindeyken Mamak Zindanları’nda bir Cuma günü, hatim duasında “Allah’ım bizleri, ailelerimizi, vatanımızı ve milletimizi koru” demiştin.
Daha sonra “Allah’ım bizleri değiştir ve bizleri kurtar” dememiz gerektiğini konuşmuştuk. 1984 yılının Mamak Zindanları, bizim statükocu/muhafazakâr din anlayışından, devrimci /inkılapçı din anlayışına doğru, nasıl değiştiğimize tanık olmuştu. Allah bizi değiştirdi. Okuduğumuz Kur’an bizi değiştirdi. Ve sen cahilî değer yargılarını tamamen terkedip “Allah’ın boyasıyla boyandığın” gün “Ben artık inandığım çizgide olacağım” demiştin. Bu ne zor bir şeydi. Cahili tepkiler o kadar çok olacaktı ki, kimse bunu göze alamazdı.
“Biraz daha bekleyelim, önce içerde kalıp anlatalım” dediysem de, önce sen, sonra Mehmet Sümbül, bağımsız İslami çizginizi ilan ettiniz.”
Yakın Arkadaşı Recep Genç şehadetini şöyle anlatıyor: “Hüseyin sarık meselesi yüzünden defalarca kafese atılmış ve dayaktan geçirilmişti. Hüseyin en son sarık yüzünden, askerlerle ve subaylarla tartışmıştı. Sarık tartışmasının akabinde, yine kafese konulmuş ve dayak faslı başlamıştı.
Hüseyin sarığını çıkarmayınca askerler onu alıp kafese götürdüler. Ve orada hep birlikte üzerine çullandılar. Kafasını kalorifer demirine çarptı ve o günden sonra bir daha iyileşmedi. Sonra hastanede şehit oldu.”
Tüm şehidlerimizin ruhuna el Fatiha…


